YAZILAR

KADER / 1.Bölüm

Kader Kur’an’da muhtelif birçok manada geçmesine rağmen ağırlıklı olarak 4 anlamda karşımıza çıkmaktadır. Kader kelimesi Bakara 236da “gücü yetmek”, Yunus 5te “takdir etmek”, Rad 8de “ölçü” ve Mürselat 22de “vakit” anlamlarında kullanılır.

Bu kısa girişten sonra konumuza geçecek olursak…

Peygamberimizin doğumunda ve öncesinde, yani Cahiliye olarak adlandırdığımız bu dönemde mevcut bir kader anlayışı vardı. Ama bu kader anlayışında müşriklerin kendi şirklerini dahi Allaha isnat edecek kadar insanı bundan soyutlamış olduğunu görüyoruz. İnsanın her davranışının tek sorumlusu bu kadere göre Allahtı. Peygamberimize peygamberlik gelene kadar da bu böyle devam etti.

“Allaha ortak koşanlar diyecekler ki: Eğer Allah dileseydi biz de ortak koşmazdık, babalarımız da (ortak koşmazlardı). Hiçbir şeyi de haram kılmazdık.” / Enam 148

Ne zaman ki Ona peygamberlik geldi. O, bu konuda kavmini, o cahiliye toplumunu uyarmaya başladı. Peygamberimiz kulun üstün bir kader anlayışında boyunduruğa mahkum edilişini değil; seçme, düşünme, tercih etme hakkını savundu. Bu yüzden önce ziyafet verdi, sonra davet etti. Bu yüzden 3 yıl gizli davet yaptı, başarısız bir Taif girişimi yaşadı. Bu yüzden Bedirde, Uhudda, Hendekte strateji uygulamak zorunda kaldı. Bunların hepsini kulun sorumluluğuna inandığı için yaptı.

Hz. Ömer ordusunda veba salgını başlayınca beraberindekilere “Ben hayvanımın üstünde sabahlayacağım, siz de öyle yapın.” dedi. Ebu Ubeyde eski kader anlayışının da etkisiyle “Allahın kaderinden mi kaçıyorsun Ya Ömer?” diyince “Evet, Allahın kaderinden yine Allahın kaderine kaçıyorum.” diyerek o cahiliye kaderinin izlerine bir pranga daha vurdu.
Hz. Ali de “Bize Şam yolculuğumuzun Allahın kaza ve kaderiyle olup olmadığını bildir” diyen adama “Sana yazıklar olsun! Sen kaza ve kaderin kişinin irade özgürlüğünü elinden aldığını mı düşünüyorsun? Eğer durum öyle olsaydı ceza ve mükafatın, müjde ve uyarının, emir ve yasağın hiçbir anlamı kalmazdı. Allah günah işleyeni kınamaz, iyilik yapanı övmezdi.”

Hz. Ali’nin bu sözleriyle görüyoruz ki Peygamberin onlara öğrettiği kader, Cahiliyenin kader anlayışından çok farklı. Bu aşamaya kadar Peygamberin ve arkadaşlarının ısrarla üzerinde durduğu “doğru kader”i görüyoruz. Ancak Muaviyenin hilafeti saltanata dönüştürmesiyle beraber kader tasavvuru üzerinde bir kez daha oynanmaya başlandı.
Hz. Osman döneminde başlayan karışıklıklar, Cemel ve Sıffin Savaşları ile Müslümanlar arasında “Sahabe sahabeyi öldürdü. Bunu yapanlar yapmaya mecbur muydular yoksa yapmamak ellerinde miydi?” soruları sorulmaya başlandı. Buradan Cebriyye Kaderiyye doğdu. Emevi hükümdarları Cebriyyenin kader anlayışını kendi iktidarları için kullanıp devlet siyaseti yaptılar. Ve bunun sonucunda akıl almaz bir kader tasavvuru oluşmaya başladı. Öyle bir tasavvur ki Kerbelada Hz. Hüseyin’in akan kanının sorumluluğu, Yezid’in kendi ifadeleriyle Allah’a mal edildi. Kendisine zalim dedirtmeyen Yezid, bu zulmü ‘kaderin arkasına sığınıp’ Allaha isnat etti. Haksızlık, zulüm Allahın kaderi sayıldı. İnsan sapmaz, onu Allah saptırır denildi. Şerrler Allahtan görüldü. Bu dönemlerden başlayıp hala günümüzde de devam eden yanlış bir kader anlayışının maalesef temelleri atılmış oldu.

Peki bu tasavvur cinayetine Müslümanlardan hiç mi kimse ses çıkarmadı ? Çıkardılar. Ebu Hanife bu kaderi insanlara anlatsın, onları ikna etsin diye teklif edilen makamı bu yüzden reddetti ve zindana atıldı. Hz. Ali’nin oğlu Hasan (İbnu’l-Murteza) Şam ehline mektup yazdı.”Ey göçüp gitmiş münafıkların çocukları! Ey zalimlerin yardımcıları! Ey fasıkların mescidinin bekçileri! İçinizden (kader adı altında) Allaha iftira eden, kendi suçlarını Ona yükleyen ve yaptıklarını Ona nisbet edenden başka kimse çıkmayacak mı?”

Hz. Ömer’in oğlu Abdullah’ın da kader anlayışı “doğru kader”den oluşuyordu. İbnu’l-Murteza Tabakat’ında şunu anlatır : “Bazı topluluklar içki içip hırsızlık yapıp adam öldürürler. Daha sonra da bunlar Allahın ilminde olduğu için bu günahları işlemeye mecbur olduklarını söylerler. Bu durum İbn Ömer’e soruldu. O da dedi ki: “Yüce Allahı tenzih ederim. Onların o işleri yapacakları Allahın ilminde vardı, ama Allahın ilmi onları bu işleri yapmaya zorlamadı.”

Hasanı Basri’nin de bu konuda Emevilerde Mervanilerin 2.halifesi olan Abdulmelik b. Mervan’a yazdığı uzunca bir mektup var. Ufak bir kısmını alalım..
“Eğer küfür ve nankörlük Allahın kazası ve kaderi olsaydı onu yapandan Allah razı olurdu. Önce kulunu bir hükme mecbur edip de sonra kulunu mecbur ettiği o hükümden razı olmaması Allah’a yakışmaz. Haksızlık ve zulüm Allahın kaza ve kaderi olamaz..”

Ayrıca bir parantez açalım. Araf Suresi, şeytan-insan meselesinde yanlış kaderin ilk örneği olarak “Sen beni saptırdın!” diyen şeytanı, doğru kaderin ilk örneği olarak ise “Biz kendimize zulmettik..” diyen Adem’i sunmuştu bizlere..

Emevilerin askeri alandaki başarılarıyla geniş coğrafyalara yayılan İslam dünyasında maalesef bu kader buhranı hala çözümlenememiş bir mesele olarak karşımıza çıkıyor. Birçokları burdan ateizme, birçokları deizme, başka birçokları da farklı ideoloji veya dinlere sapıyor.

Yıl 1990. Suudi Arabistanda hac esnasında resmi rakamlara göre 1.426, bağımsız kaynaklara göre 4.000-5.000 kişi Mina Tünellerinde ezilerek hayatlarını kaybettiler. Suudiler bu “katliamı” Allahın kaza ve kaderi ile açıklayıp bıraktı. Oysa gerçekte durum bundan biraz farklıydı. Bir Suudi prensi geçsin diye tünelin ucu tutulmuş, arkada durumdan haberi olmayan hacılar da öndekileri ezmişti. Karıncayı dahi ezmenin yasak olduğu bu kutsal zaman ve mekanda, ezilen binlerce hacının kanından sorumlu olanlar, ellerini kader sabunuyla temizlemiş, pırıl pırıl yapmışlardı…

(2.Bölümü Gelecek..)
Müslüm Zunluoğlu

Daha Fazla Göster

İlgili Makaleler

Bir Cevap Yazın

Başa dön tuşu
Kapalı
Kapalı
%d blogcu bunu beğendi: