DENEMELER

Hira

Bir ses. Uzaktan geliyor sanıyorum önce. Oğlum bana sesleniyormuş: “Anne, okula gitmek istemiyorum.” Ona burasının bir mecburiyetler dünyası olduğunu nasıl anlatabilirim? Bir insanın bir gününde özgür olduğu zamanlar öyle kısıtlıdır ki; öğle arası bile mecburiyetlerle doludur, karnını doyurma, dinlenme, sosyalleşme mecburiyetiyle. Akşam eve gelince de işler bekler bizi; çocuklar, akşam yemeği, çamaşırlar, haberler… Onlar olmasa bile nefsimize hizmet etmemiz gerekir. Aslında bütün günümüz birine, bir şeylere ya da nefsimize hizmet etmekle geçer. Bir boş zamanımız olduğundan pek emin değilim, tefekkür için zaman yaratabildiğimizden de.  

Nedense tefekkür bana hep, onun için özel zaman ayırmak gereken bir işmiş gibi gelir. İnsan yalnızlığına çekilir, düşünür, tartar, bağlar, çözer, ayıklar. Tefekkür sonunda bir şey elde ederek çıkar insan, bir farkındalık kazanarak. Öyle değerlidir ki bu farkındalık, tefekkür edenin hayatını değiştirir. Çünkü dışardan edinilen bilgiler sadece zihinde kalır, boğazımızdan aşağıya inmez, oysa tefekkür sonucu çıkarılan bilgi içseldir. Boğazımızdan aşağıya geçer ve kalbe iner.  

Tefekkür deyince insanın aklına hep Allah geliyor. Tefekkür, insanın kendi hayatı üzerine bir zihinsel eylem içerebilir oysa. İnsanın neyi ne için yaptığının farkına varması bir tefekkür ürünüdür örneğin; çocuğuna yaptığı bir davranışın ya da söylediği bir sözün yanlışlığını fark etmesi, kendisini bir başkasına öfkeli zannederken aslında kendine öfkelendiğini anlaması, bir ürünü ihtiyacı olduğu için değil, çevrenin ve reklamların etkisiyle aldığını kavraması… 

Tefekkürün dinimizdeki yerinin önemi tartışmaya kapalı bir konudur. Tefekkür üzerine birçok ayet inmiştir. Bu ayetler genelde şöyle bir cümle ile biter: “(…) düşünen bir toplum için nice ibretler vardır.” Bu ayetlerde dikkatimi çeken şey, düşünme eylemi konusunda ayetlerin bireylere değil topluma atıf yapmasıdır. Kur’an bizden derin derin düşünen, sonuç çıkaran, düşünce sonucu ortaya çıkardığı bilgiyi kalbine indiren bir toplum yaratmamızı istiyor.  

Düşünme işi genelde toplumların geneline değil, toplum içinde yaşayan az bir gruba düşmüştür. Aydınlar topluluğu, entelektüeller, yazar çizerler…  toplumu yönlendiren bu insanların düşünce ürünleri de toplum tarafından denetlenemiyor. Örneğin, dinden bahseden bir aydının konuştukları veya yazdıkları toplumu yönlendirebiliyor ama toplum onu denetleyemiyor; çünkü bir kere bile meal, tefsir okumamış toplumun elinde bilmesi gereken bilgi yok. Toplum bilmeyince, tıpkı Samiri’nin yaptığı gibi, toplumlar yanlış yönlendirilebiliyor. En iyi yalan, doğruya en yakın yalandır. Politikacılar bu kuralı iyi bilirler ve uygularlar. Toplumların düşünme sorumluluğu burada karşımıza çıkıyor. Yanlış bilgilendirilmemek, yönlendirilmemek, bilgisizlikten dolayı zalimin tarafında yer almamak için  toplumların üzerine tefekkür bir görev gibi yükleniyor. 

Hayatımız bir şeyler yapma üzerine kurulu. Tatillerde bile havuzu, denizi, eğlence etkinlikleriyle hareketi istiyoruz. Sanki durursak, durmanın fark ettireceği şeylerle yüzleşmek zorunda kalacağız. Durursak, aslında işkolik olmadığımızı, sadece kendimizle ilgili bir şeylerden kaçma yolu olarak işi kullandığımızı anlayacağız. Durursak, kendimize ya da çocuğumuza değil aslında annemize öfkeli olduğumuzu fark edip üzüleceğiz. Durursak, eşimizin değil, bizim değişmemiz gerektiğini kavrayacağız. Durursak, kendimizle ilgili görmezden geldiğimiz yeni sorumluluklar yüklenecek, konforumuzu bozacak ve değişmek zorunda kalacağız.  

Hareket modern zamanlarca kutsandı. Modern zamanlarda durmak ayıp! Hayatımızın her anı hareket dolu. İzlemesek bile evde televizyon hep açık olmalı, iç sesimizi bastırmanın başka yolu yok gibi. Sürekli elimizde olan telefona bakıp bildirimleri yok etmeliyiz, o kırmızı ışığı çabucak söndürmeliyiz, bir şeyler paylaşmalıyız sosyal medyada, kim ne yapmış, takip etmeliyiz. Tozlar alınmalı, iki günde bir, parkeler silinmeli, mutfak tezgahı boş olmalı, en az üç çeşit yemek yapmalı, çocuk mutlaka sebze yemeli, koşmalı, koşturmalı, durmaya vakit yok, nereye yetişeceğimizi bilmeden hareket halinde olmalı. Aslında hep -meli, -malı.  

Zamanımız yok. Akşam eve gelince dinlenmek zorundayız ve bunu zihnimizi boşaltmak adına, zamanımızın önemli bir bölümünü televizyonun karşısında geçirerek yapıyoruz. Tefekkür için özel zamanlarımız yok. Batıda insanlar meditasyon için saatlerini harcıyorlar ve bunun faydasını gördüklerini söylüyorlar, oysa bizim böyle özel zamanlarımız yok. Kendimize zaman ayırınca, başkalarına ayırdığımız zamandan çalıyormuş gibi hissediyoruz; çocuğumuzdan, eşimizden, ev işlerinden… Kendimize vakit ayırmak bile suçluluk duygusuyla baş etmeyi gerektiriyor. Herkes uykuya çekildiğinde kendimize vakit ayırmaya kalkınca, bizim de uykumuz geliyor ve uykuya yenik düşüyoruz.  

Özel zamanlarımız olmalı. Ev işlerinden, işyerindeki işlerden, sevdiğimiz insanlardan kısa bir süreliğine ayrılarak, sorumluluklarımızı bir süreliğine bırakarak, düşünmek için kaçmalıyız. Bunu, suçluluk duymadan yapmalıyız. Çünkü düşünmek bizim hakkımız ve görevimiz.  

Durmalı. Koşturmayı, yetiştirmeyi, oradan alıp buraya koymayı bırakmalı. 

Herkesin bir Hira’sı olmalı, vesselam. 

Mimhece

Etiketler
Daha Fazla Göster

mimhece

Ses-Söz-Arpacık

İlgili Makaleler

Başa dön tuşu
Kapalı
Kapalı
%d blogcu bunu beğendi: