ANALİZARAŞTIRMAHADİSKUR'ANSİYERYAZILAR

KUR’AN’DA ŞEFAAT KAVRAMI

ŞEFAAT; Sözlükte kökü mastar olarak “çift yapmak, ikilemek” demektir. “Tek iken onu çift kıldım” derken bu tabir kullanılır. “Şuf’a” kelimesi de buradan gelir, “şuf’a” ile ortak, ortağının malını kendisine katar. “Şafi” arkasından yavrusu gelen hamile dişi deve, “şef’u” bir defada iki kat süt veren dişi deve demektir.

Buna göre “şefaat” ikilemek, başkasını da katmak anlamında ARACILIK, ARABULUCULUK, TAVASSUT, İLTİMAS, halk dilinde TORPİL manasındadır…

Şurası bir gerçek ki; ŞEFAAT EN YANLIŞ ANLAŞILAN KUR’AN KAVRAMLARINDAN BİRİSİDİR !

Kur`ân-ı Kerim, konunun önemini birçok kez, bizzat şefaat kelimesiyle vurguladığı gibi, farklı kelimelerle de gündeme getirir. Bir pasajında, çok nadir kullandığı bir üslupla, hem de dört defa Yargı Günü`ne dikkat çektikten sonra;

”Kimse, kimse için bir şeye mâlik olamaz, emir o gün yalnız Allah`ındır” der. (İnfitâr 82/19)

Bu son ayette, şefaat sözcüğü yerine, “mlk” kökü kullanılmıştır. Bu sözcük şefaatin talep edileceği makama işaret eder. Bu da, melikin işlerinde tek söz sahibi olması gerektiği çağrışımıyla, Yargı`da her türlü müdaheleyi nefyeder. Ayetin bulunduğu bölüm şöyledir:

“Hayır, hayır, doğrusu siz Yargı`yı yalanlıyorsunuz.
Halbuki, üzerinizde gözcüler var.
Değerli yazıcılar.
Her ne yaparsanız bilirler.
İyiler nimet içindedirler.
Kötüler de cehennemdedirler.
Yargı Günü ona yaslanırlar.
Onlar ondan çıkacak da değiller.
Yargı Günü`nün ne olduğunu sen bildin mi?
Evet, bildin mi nedir o Yargı Günü?
O Gün kimse kimse için bir şey`e mâlik olmaz, emir o gün Allah’ındır.”

Aslında sadece bu bölüm bile meselenin vuzuha kavuşması için yeterlidir. Kaldı ki Kur`ân, şefaati, nüzulünün hemen her döneminde gündemine almıştır.

Ehl-i Sünnet inancına göre ise; büyük günah sahipleri hakkında peygamberlerin ve hayırlı mü’minlerin şefaatta bulunma selahiyetleri/yetkileri vardır. Bu husus meşhur hadislerle sabittir,derler.Kur’an’da geçen bazı isnisna ayetleri dışında, genelde şefaat inancını rivayetlere dayandırırlar. Buna iki örnek verecek olursak ;

1=”Resulullah (sav) buyurdular ki: “Şefaatim, ümmetimden büyük günah sahipleri içindir.” [Tirmizi, şu ziyadeyi kaydeder: “Hz. Cabir (ra) dedi ki: “Kebair (büyük günah) ehli olmayanın şefaate ne ihtiyacı var!”]

Kaynak: Tirmizi, Kıyamet 12, (2437); Ebu Davud, Sünnet 23, (4739); İbnu Mace, Zühd 37,

2= “Resulullah (sav) buyurdular ki: “Kıyamet gününde, insanlar birbirlerine girecekler. Hz. Adem aleyhisselam’a gelip: “Evlatlarına şefaat et!” diye talepte bulunacaklar. O ise: “Benim şefaat yetkim yok. Siz İbrahim aleyhisselam’a gidin! Çünkü o Halilullah’tır” diyecek. İnsanlar Hz. İbrahim’e gidecekler. Ancak o da: “Ben yetkili değilim! Ancak Hz. İsa’ya gidin. Çünkü o Ruhullah’tır ve O’nun kelamıdır!” diyecek. Bunun üzerine O’na gidecekler. O da: “Ben buna yetkili değilim. Lakin Muhammed (sav)’e gidin!” diyecek. Böylece bana gelecekler. Ben onlara: “Ben şefaate yetkiliyim!” diyeceğim. Gidip Rabbimin huzuruna çıkmak için izin talep edeceğim. Bana izin verilecek…….”

Kaynak: Buhari, Tevhid 36, 19, 37, Tefsir, Bakara 1, Rikak 51; Müslim, İman 322, (193)

Görüldüğü gibi hem peygamberlerin şefaat hakkı vardır denmesine rağmen, örneğini vermiş olduğumuz ikinci hadis şefaat yetkisinin sadece Hz.Muhammed’e ait olduğunu göstermektedir. Peygamberler arasında ayırım yapmayan bir dinin özüne göre bu tezat oluşturmaktadır. Kaldı ki, gaybı bilmeyen Resulullah efendimizin bunları söylediğini düşünmek ayrı bir tartışma konusudur.

Kur’an’da “şefaat” ifadesi 25 kez geçmektedir. Kur’an şefaatten, şefaati isbat için söz etmemektedir. Muhatapları inkar ediyormuş da, Kur’an onları şefaate imana çağırıyor değildir. Durum bunun tam tersidir. İlk muhatapların ALLAH’ın astları olarak daha başkalarına kulluk etme gerekçeleri, onların kendilerine şefaat edeceğine olan inançlarıdır. Bütün bunlardan dolayı, İSTİSNA CÜMLELERİYLE GELEN AYETLER AŞAĞIDA VERECEĞİMİZ ZÜMER SURESİNİN 3. AYETİ IŞIĞINDA ANLAŞILMAK ZORUNDADIR.

“İyi bilin ki, halis/saf din yalnız Allah’ındır. O’nu bırakıp da başka dostlar edinenler, “Biz onlara sadece, bizi Allah’a daha çok yaklaştırsınlar diye ibadet ediyoruz” diyorlar. Şüphesiz Allah, ayrılığa düştükleri şeyler konusunda aralarında hüküm verecektir. Şüphesiz Allah, yalancı ve nankör olanları doğru yola iletmez.”

Kur’an da şefaatle alakalı ayetlerden örnekler vermek gerekirse;

“Öyle bir günden sakının ki, o gün hiç kimse bir başkası adına bir şey ödeyemez. HİÇBİR KİMSEDEN HERHANGİ BİR ŞEFAAT (şefâatun) KABUL OLUNMAZ, fidye alınmaz. Onlara yardım da edilmez.” BAKARA SURESİ 48

“Yoksa onlar Allah’tan başkasını şefaatçılar mı edindiler? De ki: Onlar hiçbir şeye güç yetiremezler ve akıl erdiremezlerse de mi (Şefaatçı edineceksiniz)?

De ki: Bütün şefaat Allah’ındır. Göklerin ve yerin hükümranlığı O’nundur. Sonra O’na döndürüleceksiniz. ”
ZÜMER SURESİ 43-44

“Gökleri, yeri ve bunların arasındakileri altı günde (devirde) yaratan, sonra arşa istiva eden Allah’tır. O’ndan başka ne bir dost ne de bir şefaatçınız vardır. Artık düşünüp öğüt almaz mısınız?” SECDE SURESİ 4

“Ve bir günden sakının ki, o günde hiç kimse başkası namına bir şey ödeyemez, kimseden fidye kabul edilmez, hiç kimseye şefaat fayda vermez. Onlar hiçbir yardım da görmezler. ” BAKARA SURESİ 123

“Dinlerini bir oyuncak ve bir eğlence edinen ve dünya hayatının aldattığı kimseleri (bir tarafa) bırak! Kazandıkları sebebiyle hiçbir nefsin felakete duçar olmaması için Kur’an ile nasihat et. O nefis için Allah’tan başka ne dost vardır, ne de şefaatçı…….” ENAM SURESİ 70

Bu kavramla aslında; yaşayan ya da ölmüş bulunan peygamber ve velilerin şartsız ya da kendiliklerinden ALLAH KATINDA ARACILIK YAPABİLECEKLERİ YOLUNDAKİ AVAMİ İNANÇ REDDEDİLMEKTEDİR.

ALLAH’ın dilemesi (meşiet) konusunda olduğu gibi şefaat konusunda da, “dileme, izin” kelimeleri Kur’an “varlığın diliyle konuşan üslubu” yeterince düşünülmediği için yanlış anlaşılmalara kapı aralamış görünmektedir. Örneğin Müddessir Suresi 48. ayet şöyledir;

“Artık şefaatçilerin şefaati onlara fayda vermez. ” Heyhat! Artık çok geç, aracıların torpili fayda vermez… anlamında anlayabileceğimiz ayette; izin ve dileme kelimesine yer verilmeden mutlak anlamda şefaatçilerin şefaatinin FAYDA VERMEYECEĞİ vurgulanıyor.

Şefaate kapı araladığı zannedilen kimi ayetlerde gördüğümüz ahit ve izin şartına, bazı bölümlerde bir de Allah`ın dilemesi ve razı olması şartı eklenmiştir.

Buradan hareketle; ” Eğer Kur`ân, şefaati mutlak anlamda reddetmiş olsaydı, tutup bir de Allah`ın dilemesinden ve razı olmasından bahsetmezdi. Eğer birşeyin tahakkuku şarta bağlanmışsa, şart vuku bulunca, o şey de tahakkuk eder” denebilir mi?

Önce bir örnek görelim: “Yoksa, her umduğu şey insanın mıdır? Ama ilk de son da Allah`ındır. Göklerde nice melek vardır ki şefaatleri hiç bir şeye yaramaz, meğer ki Allah dileyip razı olduğuna izin verdikten sonra ola. Ahirete inanmayanlar, meleklere dişi adını takarlar…” (Necm Suresi 24-7)

Evet, bu bölümde şefaat, Allah`ın dilemesi, razı olması ve izin vermesi şartına bağlanmaktadır.

Ancak, söz akışında menfi bir tutum hemen hissedilmekte; insanın her kurduğu hülyayı elde edemeyeceği, ardından da hem dünyanın, hem de ahiretin Allah`a ait olduğu vurgulanmaktadır. ŞEFAATİ AÇIKÇA OLUMSUZLAYAN BU ÜSLUP, daha sonra da devam etmekte; meleklere dişi adı takarak onları aracı edinenler kınanmakta, onların bu konuda hiçbir bilgileri olmadığı, yalnızca zanlarının ardından gittikleri, zannın da hiçbir şekilde gerçeğin yerini tutamayacağı dile getirilmektedir.

İki olumsuzluk arasına sıkıştırılmış olan bu şartlı istisna, herhâlde şefaatin bir gerçek değil, DAHA ÇOK ZAN OLDUĞUNU ANLATIR. Benzer bir bölüm de Tâhâ Suresi`nde bulunur:

“O gün hiçbir yana sapmadan davetçiye uyarlar. Rahmân`ın heybetinden sesler kısılmıştır; artık bir hışırtıdan başka birşey işitmezsin. O GÜN ŞEFAAT FAYDA VERMEZ, ancak Rahmân`ın İZİN VERDİĞİ ve SÖZÜNE RAZI OLDUĞU KİMSE MÜSNESNA . O, onların önlerindekini ve arkalarındakini bilir, onlar ise onu ilmen ihata edemezler. Bütün yüzler, o diri ve her şeyi gözetip durana baş eğmiş ve bir zulüm yüklenen gerçekten hüsrana uğramıştır.” (Tâhâ 20/108-111)

Aslında, olumsuz bir cümleden istisna edilen şey neticede olumludur. Bu ayette olumsuz cümleden, iki şarta bağlı olarak istisnada bulunulduğuna göre, şefaat de gerçekleşir denebilir. Ancak o zaman da; aynı bölümde Yargıç`ın kendisinin Rahmân olduğunu, onların yaptıklarını ve yapacaklarını, (yani kimin ne hak ettiğini), zaten bildiğini söylemesi anlamsız kalır.

Oysa bunlar, şefaat için iznin ve konuşmanın gerekçelerini boşa çıkartacak hususlardır. Kaldı ki şefaatin tahakkuku için öne sürülen bu şartların ikisinde de tasarruf hakkı Allah`a bağlanmıştır.

Bunlar da, başka ayetlerde, başka açıklamalara tabi tutulmuş; Allah`ın huzurunda kimsenin konuşamayacağı, konuşsa bile ancak doğruyu söyleyebileceği ifade edilmiştir. Bu ise; bir melikin ben izin verirsem ancak o zaman konuşabilirsiniz dedikten bir zaman sonra, huzurumda konuşmanıza izin vermiyorum diyerek önceki sözüne açıklık getirmesi gibidir.

Şefaati rıza şartına bağlayan başka bir bölüm bu hususa işte böyle bir açıklık getirir niteliktedir:

“Senden önce gönderdiğimiz her elçiye: “Benden başka tanrı yoktur, bana kulluk edin” diye vahyettik. “Rahmân çocuk edindi” dediler. Haşa; hayır, şerefli kılınmış kullardır. O`nun sözünü geçemezler; ancak O`nun emri üzerine iş işlerler. Önlerindekini de arkalarındakini de bilir. Razı olduğu kimseden başkasına şefaat edemezler; O`nun korkusundan titrerler. Bunlardan kim, “Ben, Allah`tan başka bir tanrıyım” derse, onu cehennemle cezalandırırız.” (Enbiyâ 21/25-9)

Burada, “O`nun sözünü geçemezler” yani Allah`tan önce söz söyleyemezler deniyor. Bu hüküm gayet sarihtir. Ayrıca, burada da Rahmân isminin anılması, “Allah, bir çocuk edindi” şeklindeki batıl inanca temas edilmesi, “O`nun korkusundan titrerler” denmesi, ardından da, birisinin kendisini şefaatçi ilan etmesinden tanrılık iddiasına geçiş yapılması, yine Allah`ın, zaten onların önlerindekini de arkalarındakini bildiğinin vurgulanması kontekstin amacını belirleyen hususlardır.

ŞEFAAT İZNİ İLE ALAKALI AYETLERE ÖRNEK VERMEK GEREKİRSE ;

“O sınırsız rahmet Sahibi’yle bir bağ, bir bağlantı içine girmiş olmadıkça kimse şefaatten pay alamayacaktır.” MERYEM SURESİ 87

“Bilerek hakka şahitlik edenler dışında, Allah’tan başka dua ettiklerinin, şefaat güçleri yoktur.”ZUHRUF 86

“……Onun izni olmadan hiç kimse şefaatçi olamaz. Iste O Rabbiniz Allah’tir. O halde O’na kulluk edin. Hâla düsünmüyor musunuz!” YUNUS SURESİ 3

Son verdiğimiz ayette geçtiği gibi “O’nun izni olmadıkça” ifadesi kullanılıyor. Buradan bazı günahkarlara, ALLAH’ın iyi kullarının (peygamberlerin, azizlerin, velilerin vs.) şefaat edebileceği sonucu çıkarılmıştır. Bu görüş iki açıdan yanlıştır:

1= Kur’an’ın bütünlüğüne baktığımızda, ALLAH’ı hesap gününün mutlak sahibi olarak tanıtıyor ve O gün “emrin/sözün” sadece ve sadece ALLAH’a ait olacağını ısrarla vurguluyor; “O gün, kimsenin kimseye bir faydasının dokunmayacağı gündür. O gün artık emr/söz ALLAH’ındır” ( İnfitar Suresi 19) Buna benzer ayetler Kur’an’da oldukça fazladır. Bu ifadeler sanki ALLAH’ın “o günü” bütünüyle kendine tahsis ettiğini, kimseye hiç bir söz hakkı, arabulucuk yetkisi vermeyeceğini ihsas ettiriyor.

2= ALLAH’ın dilemesi, izni gibi terkipler Kur’an’da çoğu zaman “üstlenme, üzerine alma” manasında kullanılmaktadır. Yani bazı iyi kullara şefaat izni ALLAH’ın kimsenin arabulucuğu olmadan verdiği kararın “sembolik ifadesi” olarak kullanılıyor. ALLAH mutlak kararını “izin” kelimesi ile açıklıyor. Bu izin verildiği veya verileceği anlamına gelmiyor. Bu durum tıpkı şu ayetteki ifade gibidir;

“Bu Kur’an, şerefli bir peygamberin sözüdür” (Tekvir Suresi 19) Burada ALLAH sözünü peygambere isnat etmiştir. Yani kendi sözünü peygamberin sözü olarak sembolleştirmiştir. Halbuki söz gerçekte peygambere ait değildir, ona sözü ileten ALLAH’tır. Bu, ALLAH’ın bazen harici varlıkları konuşturması, onların diliyle meramını ifade etmesi dediğimiz şeydir ki buna “VARLIĞIN DİLİYLE KONUŞAN KUR’AN” diyoruz.

İşte kıyamet günü bazı iyi kulların şefaat izninin olacağının söylenmesi de aynen böyledir. Peygamberlere şefaat “izni” demek aslında doğrudan ALLAH’ın “izni” demektir. Ancak bu öyle “ifade” edilmiştir. Tıpkı şerefli peygamberin sözünün (kavli resulün kerim) aslında ALLAH’ın “kavli” olması ancak bunun öyle ifade edilmesi gibi…

Burada sanki şöyle denilmek isteniyor; “Şerefli peygamberin sözü” ifadesini kullandık diye kalkıp da peygamber sözün gerçekten ve bizzat kendisine ait olduğunu sanmamalıdır… Keza “ALLAH’ın izni olmadıkça” ifadesini kullandık diye birileri gerçekten ve BİZZAT KENDİLERİNİN ARABULUCU TAYİN EDİLDİĞİNİ SANMAMALIDIR…

Aslında bu liste uzatılabilir: “İsa’ya ‘kelime’ dedik diye birileri çıkıp O’nun gerçekten ve bizzat eti ve kemiği ile ALLAH’ın bir parçası olduğunu sanmamalıdır…

“ALLAH’ın ruhu” dedik diye O’nun gerçekten ve bizzat ALLAH’tan bir can, parça, uknum, olduğunu sanmamalıdır…

Şefaati şartlı bir üslupla konu edinen ayetlere topluca bakıldığında; hepsinde de genel olumsuzlamadan sonra bir istisna edatı bulunduğu görülmektedir. Bu durumdan ilk bakışta, kısmi bir olumluluk çıkarılabilir gibidir. Ancak, bu edat her zaman muhtevadan bir kısmını dışarıda bırakmak için değil, aksine kimi zaman sözü pekiştirmek için de kullanılmaktadır.

Mesela, ”Sana okutacağız da unutmayacaksın” ayetinden sonra gelen ”Ancak Allah`ın dilediği başka” (Alâ 87/6-7) kısmı, bir miktar unutacaksın demek değil, aksine hiç unutmayacaksın demektir. Önceden geçen ”unutmayacaksın” anlamını pekiştirmektedir.

Hz. Şuayb’ın Medyenlilere; ”Dininize dönersek, Allah`a karşı yalan uydurmuş oluruz, Allah dilemiş başka” der. (Arâf 7/89) Buradan, Hz. Şuayb ve ona inananların kafir topluma dönmelerinin muhtemel olduğu değil, tam aksine kesinlikle onlara dönmeyecekleri anlaşılmalıdır. Kaldı ki özellikle Yargı Günü`ne vurgu yapan şartlı ayetlerde, daha özel bir durum vardır.

Bu ayetlerde istisna edatı, “İlla men” şeklinde gelmiştir. Bu formun, benzer bir kullanımı, Gâşiye Suresi`ndedir. Hz. Peygambere seslenilen bir bölümde; “Sen bir hatırlatıcısın, onlara zor kullanacak değilsin, ancak kim yüz çevirir ve küfre saparsa…” buyrulur. Bu istisnadan da, “Küfredenlere zor kullanmalısın” anlaşılamaz. “Kim, küfrederse onun durumu başka, ona yeni bir hüküm var” demektir.

ZATEN BU ŞARTIN CEVABI, HEMEN SONRAKİ AYETTE; “ALLAH, ONU EN BÜYÜK AZAP İLE AZAPLANDIRIR” ŞEKLİNDE AÇIKLANMIŞTIR.

Bu tür örnekleri artırmak mümkündür.

İLAHİ HİTABIN TABİATI İYİ ANLAŞILMALIDIR.

Ana temadan (muhkem) sapıp benzetmeler ve örneklerle işlenen yan temalara (muteşabih) dalınmamalıdır…

Kur’an’ın indiği zamanda müşriklerin “din algısıda” ayrıca vurgulanmalıdır. Mekke toplumunun büyük çoğunluğu putperesttir. Bütün bozulmalara rağmen putperestler, ALLAH mefhumunu unutmamışlardı. İslam öncesi Araplara göre ALLAH, çok sayıdaki başka ilahların yanında, onların üzerindeki en büyük ilahtır. Kur’an, Arapların ALLAH’ın yaratıcı olduğu fikrini kabul ettikleri şöyle açıklıyor;

“Andolsun, eğer onlara, “Gökleri ve yeri kim yarattı, güneşi ve ayı hizmetinize kim verdi?” diye soracak olsan mutlaka, “Allah” diyeceklerdir. O hâlde nasıl (haktan) döndürülüyorlar?

Allah, kullarından dilediğine bol verir ve (dilediğine) kısar. Şüphesiz Allah, her şeyi hakkıyla bilendir.

Andolsun, eğer onlara, “Gökten yağmuru kim indirip de onunla yeryüzünü ölümünden sonra diriltti?” diye soracak olsan, mutlaka, “Allah” diyeceklerdir. De ki: “Hamd Allah’a mahsustur.” Fakat onların çoğu akıllarını kullanmazlar.” ANKEBUT SURESİ 61-63

Görüldüğü gibi müşrikler ALLAH’ı direk olarak reddetmiyor, lakin TEVHİD ilkesini bulandırıyorlar. Müşrik Araplar putlara, ALLAH ile insanlar arasında ARACILIKTA (ŞEFAAT) BULUNMA görevini vermişlerdir. Putlara inanmalarının nedenini şöyle dile getirmektedirler;

” İyi bilin ki, halis din yalnız Allah’ındır. O’NU BIRAKIP DA BAŞKA DOSTLAR (evliyâe) EDİNENLER, ” BİZ ONLARA SADECE, BİZİ ALLAH’A DAHA ÇOK YAKLAŞTIRSINLAR DİYE İBADET EDİYORUZ” diyorlar. Şüphesiz Allah, ayrılığa düştükleri şeyler konusunda aralarında hüküm verecektir. Şüphesiz Allah, yalancı ve nankör olanları doğru yola iletmez.” ZÜMER SURESİ 3

Ayette bildirildiği gibi, ALLAH’a daha çok yaklaştırsın diye aracı edinilen “dostlar,veliler” ister bir taş parçası olsun, ister yaşayan bir insan yada ölmüş bir insan , bu inanç şekli şiddetle yerilmektedir. Bilindiği gibi put denilen nesnelerde geçmiş zamanlarda yaşayan insanların sembolleştirilmesidir.

İnsanlar bulundukları bölgelerden göç ettiklerinde ölmüş atalarının hatırası için kabirlerindeki taşları yanlarında taşımıştır. Gittikleri bölgelerde zamanla bu taşlara yüklenen mana “atalara duyulan sevgiden dolayı” çok uç noktalara taşınmıştır. Lat, Menat, Uzza, Vedd, Suva, Yeğus, Ye’uk gibi putlaştırılan isimler ataların isimlerinden başka birşey değildir.

PUTLARDAN ŞEFAAT UMAN İNSANLARA, KUR’AN; ŞEFAAT ETME YETKİSİ YALNIZ ALLAH’A MAHSUSTUR UYARISI YAPMAKTADIR !

“De ki: “Şefaat (eş şefâatu) tümüyle Allah’a aittir. Göklerin ve yerin hükümranlığı O’nundur. Sonra yalnız O’na döndürüleceksiniz.” ZÜMER SURESİ 44

Direk olarak ALLAH’a odaklanması gereken mümin kalbinin, bu frekansı bozacak etkenlerden uzak durması gerekmektedir. Peygamberimize ve diğer tüm peygamberlerimize gönlümüzde açtığımız saygın yeri “tevhid’i zedeleyici” durumlara düşürmemeliyiz. Nitekim Hz.İsa örneği Kur’an’da sıklıkla bizi “sevgi besleme dengesi” hakkında uyarmaktadır.

Kur`ân-ı Kerim, peygamberlerin küçümsenmelerini de, öteki hayatta kurtarıcı kabul edilmelerini de, istikametten sapma olarak niteler. Birine Hz. İsâ`nın peygamberliğini inkar edenleri, diğerine de onu şefaatçi ilan edenleri örnek verir. İnkarcı Yahudileşme zihniyetini konu edindiği kadar, peygamberleri yücelten ve onları kurtarıcı kabul eden Hıristiyanlaşma zihniyetini de en az onun kadar gündemine alır.

ALLAH’ın rahmetinin yüceliğini düşünen insanın, gerektiğinde kişiyi zaten (Rahmeti O’ndan fazla olan olmadığın göre) BİRİNİN HATIRI OLMADAN DA sadece ALLAH’ın affedeceğini bilir. Kişi kendi yaşantısında yapmış olduğu günahlara, yaşamış olduğu süreçte “tevbe etmediği” halde bu kişinin kendi tercihi olarak MİZANA GETİRİLECEK ve ADALET (bazılarına incitici gelsede) VUKU BULACAKTIR.

Seçme özgürlüğünün ve adaletin gereği budur. Hakiki müminler, şehitler, hakk uğrunda mücadele edenler yanlız kendi tercih ve eylemlerinin sonucunu alarak kurtuluşa ereceklerdir, bu tercihi yapmayan bu uğurda hayatını mücadeleye ayırmayan kimin arkadaşı, akrabası olursa olsun “kayırıcılıktan, arabuluculuktan” medet bulamayacaktır, böylesi bir kayırma adalete uygun düşmemektedir.

ALLAH’TAN DAHA ADİL KİM VARDIR, O’NUN VERDİĞİ HÜKÜMDEN DAHA ADİLİ DÜŞÜNÜLEBİLİR Mİ?

Burada ALLAH’ın adaleti gereği, peygamberler dahi olsa “aracılığın” olamayacağının altının çizilmesi; Şefaati reddedenler Resulleri reddediyor diyerek haksız ithamlarda bulunulması, ve bu anlamdan yola çıkarak Hz.Muhammed’i “bir tarafa itmenin alt zemini” olarak görenleri siz sevgili okuyucuların yorumlarına bırakıyoruz.

DİNİ YALNIZCA ALLAH’A HAS KILMAK VE TEVHİD İLKESİNİ BULANDIRAN HER YORUMA KARŞI OLMAK DURUMUNDA OLDUĞUMUZU BİLDİRİRİZ !

Her şeyin en iyisini bilen ALLAH’tır!

 

Etiketler
Daha Fazla Göster

İlgili Makaleler

Bir Cevap Yazın

Başa dön tuşu
Kapalı
Kapalı
%d blogcu bunu beğendi: