YAZILAR

İdeolojilerin Esir Aldığı İslam

Hz. Peygamberin vefatıyla ortaya çıkan boşluk, daha naaşı yerdeyken Beni Sakife’de iktidar tartışmaları başlamış ve bu durum Sıffın, Cemel ve Nehrevan savaşlarında zirveye ulaşmıştı. Kadim, Abbasoğlulları ile Ümeyyeoğulları arasındaki çekişme İslam’ın bazen çok keskin, bazen de yavaş yavaş ikincil olarak ideolojik siyasallaşmasına sebep olmuştur. Dört Halife dönemindeki çalkantılar, sonraki dönemlerin çatışmacı zeminini hazırlamıştır. Dört Halife’den -Hz. Ebubekir hariç- üçü de şehit edilmiştir. Hz. Ali ile beraber bu ideolojileştirme süreci daha da derinlere kök salmaya başlamıştır. Hz. Ali’nin şehit edilmesi ve Kerbela faciası ile birlikte politik olan, İslam’ı artık esir almış ve geriye ideolojik saltanatçılığın tahkimi için herhangi bir direniş mekanizması kalmamıştır. M. Abid Cabiri’nin deyimiyle bu durum kaçınılmazdı. Akide, kabile ve ganimet arasında toplum (bedevi akıl), kabile ve ganimete geri dönmüştür. Ali’nin yenilmesi mukadderdi çünkü Ali, akidenin (davanın) adamıydı. Hâkim olan “kabile ve ganimet” karşısında durması mümkün değildi. Bu süreçte İslam’ın ideolojik esir alınmasını Hz. Ali şu şekilde ifade edecekti “Dün bunlarla (kabile-ganimet/Ümeyyeoğulları) Kur’an’ın tenzili için savaşıyorduk. Şimdi ise tevili (yorumu) için savaşıyoruz.” İlmin kapısı olan Ali,  aynı hakikati Haricilerle tartışmasında da şöyle dile getirecekti “Kur’an iki kapak arasındadır, kendi kendine konuşmaz; onu ancak insanlar konuşturur.” Tarihi süreçte İslam’ın ideolojik esaretinin temeli, onun her türlü araçsallaşmaya uygun hale getirilmesi için pragmatik/politik yorumlamasını içermektedir. “Kabile ve ganimetin (milliyetçilik ve sermaye)” nasıl bir mekanizma ve bunun sonuçları açısından nasıl bir aklı inşa ettiği ise şehit edilen Hicr b. Adi’in mezarındaki şu yazıdır “Bu Efendimiz Hicr Bin Adi’nin mezarıdır –Allah ondan razı olsun – Onu efendimiz (!) Muaviye –Allah ondan razı olsun – öldürmüştür.” (A. El-Kâtip, Sünnilik Şiilik, s. 166) Bir başka gösterge ise Hz. Ali ile Muaviye arasındaki çatışmada Sünni Ortodoksinin –Sünnilik olmayan Sünnilik krizi- şu ikircikli, travmatik olduğu kadar dramatik tutumudur “Ali haklıydı, Muaviye de haksız değildi!” Bu durum tarih boyunca devam etmiş, ideolojik ve politik bir esir almaya maruz kalmış olan İslam, selefi lafızcılığın, sünni saltanatçılığın, şii mitolojinin ve bunlara dayalı politik egemenlerin elinde kalıplara indirgenerek, yer yer bir giyotin aracı olarak da kullanılmıştır.

İslam’ın ideolojik ve politik yorumunun, anlaşılması ve yaşanması noktasında kendi ideolojik yorumları dışındaki tüm yorum imkânlarına ve farklı okuma yapan müntesiplerine hayat hakkı tanınmadığı gibi bunlara da ağır bedeller ödetilmiştir. İslam düşünce geleneğinin en rasyonel özelliklerine sahip olan Mutezile bile bu politik alandan kendisini kurtaramayarak Mihne sürecine neden olmuş; ilerleyen süreçte Mutezile de bunun bedelini çok ağır ödemiş ve nerdeyse tamamen tasfiyeye uğramıştır. İdeolojik kompartımanlar her seferinde hasmını tasfiye ederek, son kertede aynı politik ve ideolojik duruma düşmüşlerdir. Bunun en temel sebebi ise bu coğrafyadaki iktidar anlayışının hâkimiyet ve baskısıdır. Kadim Mezopotamya toplumlarında iktidarın doğası açısından iktidar ya Tanrı, ya Tanrı’nın oğlu ya da Tanrı’nın temsilcisidir. İktidar mekanizması ile halk arasındaki ilişki ise M. Focuault’un yerinde tespitiyle “pastoral”dir. Bu pastoral iktidar anlayışında hâkim ilişki sürü-çoban diyalektiğinden yüzyıllarca devam etmiş, gelinen modern ulus devlet sürecinde dahi durum bundan farklı olmamıştır.

Mutezilenin tasfiyesiyle birlikte Eş’ari kadercilik ideolojisi bugüne kadar sirayet eden hâkimiyetini de Selçuklu döneminde Nizamül Mülk ve Gazali ile tahkim etmiştir. Nizamülmülk’ün siyasetnamesinin girişine bakmak bu durumu anlamak için yeterlidir. Nizamülmülk, siyasetnamenin bir siyasal ontolojik zemine dayanması için Eşari itikat dışındaki tüm yorumları küfürle ve yok edilmesi gerekenler olarak inşa eder. Sultan’a ilahi bir cübbe giydiren Gazali, sair eserlerinin çoğunda Sultan’ı ilahi zemin üzerinden yüceltecektir. Bu durum öyle bir hal alacaktır ki Gazali “İlahi huzur ancak sultanın huzuruna bakılarak yaşanılabilir” diyecektir. Bu durum Gazali ve Nizamülmülk eliyle kurumsallaşacak ve saltanatın, dini teslim alma sürecinin teolojik süreci de tamamlanmış olacaktır. Artık İslam’ın kendisi değil, onun epifenomenisi/gölgesi vardır. Bu politik teolojik teslim alma, toplumsal alanda da avam-havas dikotomosi ile Müslüman akla hâkim olmuş ve elitist icra, Müslüman halkların deyim yerindeyse bilgisizlikle malul olmasına neden olmuştur.

Gelinen süreçte Osmanlı’nın çöküşüyle beraber 20. Yüzyıl direniş hareketleri açısından İslam yine politik bir direniş ideolojisi olarak yorumlanacaktır. İslam, vatan-bayrak-millilik ile özdeşleştirilerek adeta bir protez olarak kullanılacaktır. Bu protezleştirme sürecinin son kertede Müslüman halkların derdine deva olması bir yana, vakıayı daha da teslimiyetçi bir sürece ve bu olumsuzlukların birikimine bağlı olarak ortaya yeni nesillerin İslam’dan feragat ederek deizm, ateizm, agnostisizm gibi inançlara savrulmalarına sebebiyet vermiştir. Ülkemiz özelinde İslamcılık, soğuk savaş döneminin bir ideolojisi olarak ortaya çıkarılırken, kapitalist süreç açısından tepkiselliğin tolare edilmesi cihetinden muhafazakârlık ve millilik ileri sürülmüştür. En acil bir durum olan katılımcı bir siyasanın inşası iken Müslüman zihin her seferinde vahyin kanunsal yorumunu hâkim düşünme biçimi olarak ele almış, toplumsal bir bilinç, entelektüel bir duruş inşa edeceğine her seferinde iktidarı hedeflemiş ve süreç içinde ya iktidarların yedeğinde ya da iktidara geldiğinde hasmına benzemekten kurtulamamıştır. Her şeyden önce İslam’ın bir devlet dini olmadığının vurgulanması gerekir. Güç temerküzüne dayalı ideolojik yaklaşımlar (selefilik, Sünnilik, şiiilik, tarikat ve cemaatsel yapılanmalar vb.) toplumu kendi gettolarında konsolide edebilmek için İslam’ın sabit asıllarını merkeze alan bir yorumlama faaliyetine giremeyerek, güçlerinin devamını sağlamaktadırlar. Bu süreç İslam’ı tek tipçi, ideolojik okumalara tabi tutarak yapılmaktadır. Bu akletme biçimi tam da Kartezyen anlamdaki parçalanmışlıklara denk gelmektedir: Hakikatin parçalanması, yaralı bilinç…

Tüm bu olumsuzlukları aşmanın yolu, demokratik katılımcı bir toplumsal inşa için epistemolojik ve teolojik yorumların kapısını açmaktır. Bu durum ümmetin kolektif aklının evrensel/küresel olanla buluşmasıyla ancak mümkündür. Bu mümkünat içinde kapitalizmi varoluş gerekçesi ve olmazsa olmaz olarak kodlayan Müslüman halkların tepesindeki modern ulus devletlerin dayatmacı yapıları karşısında yeni bir işraki anlayışa, kesret içindeki bir vahdete ihtiyaç vardır. Bu ihtiyaca “biz can derdindeyiz sen kâğıt-kalem derdindesin.” Şeklindeki itirazın hakikatinin olmadığını ortaya koymak gerekmektedir. Müslüman halkların ortak zenginliğinin ayan-ı sabitelerini ortaya çıkarıp, bunu ezeli hikmetle harmanlayarak çağdaş durumumuzu anlamak ve çözüm reçeteleri sunmak her namuslu düşünürün en acil vazifesidir. Bu en acil vazifenin temel dinamiği, sömürü ve iradeyi dışlayıcı tüm iktidar ve egemenlik biçimlerine yönelik teolojik ve ontolojik bir yorumlama faaliyetidir. Yine burada Marx’ın “Filozoflar çağlar boyunca dünyayı yorumladılar. Oysa önemli olan onu değiştirmektir.” İlkesi bir itiraz olarak ortaya konulacaksa deriz ki “Yorum, yaşamın ve değişimin ta kendisidir. Yorumlamaya başlamak, değiştirmeye başlamak ve buna dair umudu sürdürmektir.”

Gürgün KARAMAN

Daha Fazla Göster

Gürgün Karaman

Gürgün Karaman, 1976 yılında Ağrı’nın Doğubayazıt ilçesinin Subeşiği köyünde doğdu. İlk, orta ve lise öğrenimini Ağrı’nın Diyadin ilçesinde tamamladı. Atatürk Üniversitesinden mezun oldu. MEB'de öğretmenlik görevi yapmaktadır. Evli ve dört çocuk babasıdır. Edebiyat, Felsefe ve İslam düşüncesi üzerine yazılar paylaşmaktadır.

İlgili Makaleler

Başa dön tuşu
Kapalı
Kapalı
%d blogcu bunu beğendi: