ARAŞTIRMADENEMELERYAZILAR

Deizmin ve Ateizmin Nedeni Olarak “İslam’ın” Problem Oluşu (!) -3-

İlk iki yazımızda(1,2) ele aldığımız sorunlardan sonra geriye kalan tespitleri de genel bir değerlendirmeye tabi tutarak, sonraki süreçlerde “varlık, kötülük Allah’ın tarihe, topluma ve evrene müdahilliği vb. konuları ateizm ve deizim çerçevesinde tartışacağız. Geriye kalan konular aşağıda belirtilmiş olup, durum, makale sınırlarını aşan bir olgu olduğu için biz şimdilik bunlarla iktifa edeceğiz.

Geriye kalan temel tespitlerimiz şunlardı:

  1. Müslüman alim, aydın, entelektüel tutumun tutarsızlığı ya da gerçekten mücadale verenlerin kısır tartışmalara girmeleri,
  2. Genel olarak vakıada kullanılan metafizik dilin tarım dönemlerinde inşa edilmiş olan argümanlarla hareket etmesi ve bu dilin özellikle genç nesilde karşılığının olmaması. 
  3. Müslüman aklın ürettiği bilgi sistemlerinin ihya edilmeyişi ve İslam’a aykırı olan inanç ve düşünme biçimlerinin İslam’ı temsil iddiaları ile bu arada meydana gelen uyumsuzluk.
  4. İslam’ın bir yaşam tarzı olduğu öğretisi ile Müslüman bireylerin hayat tarzı arasındaki çelişki…

Her şeyden önce “Müslüman alim, aydın, entelektüel” dizisinde sıfat olan “Müslüman” kavramına dikkat çekmek gerekir.

Moderniteyle birlikte “Müslüman alim, aydın, entelektüel” olmanın imkân ve sınırları nelerdir veya Müslümanca bir duruş/düşünme açısından bu imkân halihazırda mevcut mu? vb. soruların cevaplanması gerekir.

Müslümanca bir tefekkürün, düşünürün, kuşatıcı bir şekilde Müslüman toplumlara sirayet etmediği, Müslüman toplumların da bir bilgi toplumu olmadığı, ilmi açıdan fakir olduklarını; en nihayetinde müslüman toplumların genel olarak eğitim ve ilmi seviyelerini çok düşük olduğunu belirtmek gerekir.

Bu tespit modern bilimsel bilgi anlamında değil, kendi din ve medeniyet duruşları açısından ortada olan bir vakıadır. Hem kendi din ve medeniyet duruşları hem de modern bilgi ve bilme anlamında bu toplumlar deyim yerindeyse “bilginin bunlardan göç ettiği” toplumlardır.

Asli olan bilginin kayıtsızlık nedeniyle oluşturduğu boşluk “parazit bilgiyle/bilgi kirliliği” ile doldurulmaktadır. “Asıl, orjinal olan/orijin,merkez olan” ortada yoksa, tabiat boşluk kabul etmediğinden yerine entropisini (bozulmuş halini) bırakarak terk edecektir. Bu durumu kısaca belirttikten sonra müslüman düşürlerin tutum ve tutarsızlığı var mı yok mu ve kısır döngüsellik kastının açılması gerekiyor.

Her şeyden önce Müslüman aydın entellektüelin zihin dünyasının genel olarak İslam kültür medeniyetinin asli kodlarından hareket etmemektedir. İstisnaların kaideyi bozup bozmayacağı meselesinden ziyade, bu durumu İslam Medeniyetin’in kadim bir ilkesinden hareketle açıklayalım. “İlmin amacı, marifet, marifetin amacı eylemdir.” Tutarsızlığın ortaya çıkışının nedeni tam da bu ilkedeki sıralamanın bozulmasıdır. İlim, varlık alemine dair var olanı tarif etmeden önce onu bir anlama faaliyetidir.

Alim/aydın/entelektüel, Müslümanca bir düşünüş faaliyetinde aleme, metne ve insana “epistemolojik bir kaynak” olarak bakmak gibi bir lükse ve hazza sahip değildir. Çünkü Cenab-ı Hakk’ın üç temel kitabı/metni olan kâinat, insan ve Kur’an salt epistemolojik birer kaynak değildirler.

Müslüman ilim adamı bu anlama faaliyetinden önce içsel bir arınmadan geçmek zorundadır. Değilse ilmin amacı olan marifetin ve buna bağlı olarak eylemin gerçekleşmesi mümkün olmayacaktır.

Bu durum, yani söylem ile eylem arasındaki tutarsızlık belli bir zamandan sonra üretilen bilginin de ya tutarsızlığına ya da anlamsızlaşmasına, ittiba ve itibar kaybına neden olmaktadır.

Müslüman olan ve bu alanda bilgi üreten bir ilim adamının en basitinden farz olan ibadetleri yapmaması geniş halk kesimlerinde ittiba ve itibar kaybına neden olacaktır. Alim/aydın/entellektüek olanların belli cemaat, tarikat vb. yapılanmalarla olan organik bütünlükleri, üretilen bilgiyi de “getto için üretilen bilgi” derecesine düşürmekte ve haliyle cephe savaşlarının lojistik desteğinden öte bir değişim ve dönüşüme vesile olamamaktadır.

Bu durumun çok daha derin analiz edilmesi gerektiğini söyleyerek bir diğer durum olan dilin geçmişte kalmış olmasına gelecek olursak; Derrida’dan hareketle “geleneksel metafiziğin gemisi çoktandır batmıştır.” tespiti cihetinden dini alanda kullanılan “ne olduğu ve neye tekabül ettiği” büyük bir sorun olarak karşımızda durmaktadır.

Klasik dil tanımı şudur: Dil canlı bir organizmadır, sürekli gelişir, etkileşimde bulunur, dönüşüme uğrar vb. Müslümanca akletmenin imkânlarının en başat ilkesi kendi din ve medeniyetinin kavramsal dünyasını merkeze alan fakat evrensel/küresel olanı da dışlamadan hareket etmektir. Fakat kullanılan dil iki uç arasında bulunan ya tamamen modern terminolojiyi/kavramları ya da tamamen klasik terminolojiyi/kavramsal dili merkeze alan bir dildir. Bu açıdan Sühreverdi’yi merkez alacak olursak esas olan şu ilkedir: Söz, kavram, kelime kendi anlam dünyası içinde ittiba, itibar, imkân, itminan, iman vb. dünya görüşünü, metafizik duruşu taşıyan inşadır. Yani, ez cümle “söz inşa eder.” Sözü kaybeden manayı kaybetmiştir. Sözün kaybı, mananın kaybı; mananın kaybı da dünya görüşünün kaybıdır.

Genç neslin içinde bulunduğu dünya, ne tarım dönemlerinde inşa edilmiş olan ne de soğuk savaş dönemlerinde inşa edilmiş olan dile tekabül etmektedir. Teknolojik/mekanik, görselliğe dayalı, anlık hazzı ve egoyu merkeze alarak, olabildiğince kışkırtan bir dil dayatmasıyla, J. Ellul’un tespitiyle “dilin/sözün düşüşüyle” malul olan bir dildir.  Kısacası he şeyin değişim halinde olduğu bir dünyada kemali olan bir dilin inşası kaçınılmazdır. Bunun imkanlarını ve denemesini ilerleyen zamanlarda yayınlayacağız.

Tarihi süreç içerisinde büyük bir çabayla inşa edilmiş olan islami bilgi sistemleri modern, teknik ve batı merkezci bir ilmi yaklaşıma kurban olarak verilmiş; batı merkezli b/ilimsel metodolojiler vazgeçilmez bir olgu olarak gerek üniversitelerde gerekse akademya dışındaki b/ilimsel çalışmalar yapanları esir almış durumdadır.

Tarih boyunca inşa edilmiş olan İslami bilgi sistemlerinden kaynaklanan -asli olan değil- parazit olan ne varsa o da gelenekçi dediğimiz kesimlerin elinde başka parazitlenmelere neden olmaktadır.  Her düşünme ve buna dayalı olarak ortaya çıkan usuller/yöntemler zamanla parazit üretebilir. Çünkü her şey değişim halindedir ve değişim hareketi gerektiriyorsa, hareketin parazit üretmesi kaçınılmazdır.

Gelinen modern dönemlere hitap etmeyen yönlerinin ayıklanarak her daim ihya edilmesi gereken tasavvuf bir edep, adab, haya vb.; fıkıh alanı helal-haram, caiz, hak-hukuk vb.; kelam varlık, evren, Allah, vahiy, kötülük vb. problemleri ele alan bir açılımla devam ettirilmelidir. Daha geniş anlamda İslami bilgi sistemleri olan “beyan, burhan, irfan” sentezlenerek yeni sistemler ortaya konulmalıdır. Bu zeminin kaybı müslüman bireyi doğu ve batı arasında sıkışmış bir duruma sokmaktadır. Müslüman akıl kelimenin tam anlamıyla ne doğuyu ne de batıyı bilen; bunların bilgi sistematiklerini ve bunların işleyişine vakıf olan bir akla, düşünmeye, tefekküre sahip değildir. Müslümanca düşünmenin imkânı, İslam Kültür Medeniyetinin önünde diz çökmekle ve Batı merkezli -batıyı bir öteki olarak değil- düşünme metodlarıyla hesaplaşmaktan geçer. Bizler bu medeniyetin müntesipleri ve İslam’a ittiba eden bir coğrafyanın evlatları olarak bunu başardığımız gün, İbn-i Arabi’nin Henry Bergson’a, Spinoza’ya, j. Derrida’ya; İbn-i Rüşd’ün Reform ve Rönesans’a vb. nasıl ders verdiklerini anlayacağız. Bunun imkanlarının ve mümkün olduğunu göstermekle mükellefiz.

Düşünsel ve inanç alanındaki en büyük savrulma müslüman olma kabulü ve ikrarı ile yaşanan hayat arasındaki çelişkidir. Her ne kadar felsefi olarak bu çelişki ateist ve deist inançları epistemolojik olarak haklı çıkaracak bir durum değilse de ortaya çıkan arızalar ister istemez bir sorgulamaya neden olmaktadır. Davranışsal sapmalar ile bilgi zemini arasında çok sağlam bir ilişki olmasına rağmen felsefi olarak bu durum bir dünya görüşünün haklı ve iyi, bir başkasının kötü ve haksız olduğu anlamına gelmez. Marx’ın hayaletleri olan Marxistler Marx’I, İslam’ın hayaletleri olan müslümanlar ise İslam’ı özsel olarak temsil etmezler.  Fakat bir ittibaya sahip olan bir bireyin ortaya koyduğu hayat tarzı doğrudan onun düşünsel ve inançsal kodlarıyla da bağlantılıdır. Bu bağlam felsefi ve hikemi olara değil, ameli/davranışsal olarak böyledir. Yani “öz” olan bir şey ile onun etrafında ortaya çıkan entropi aynı şey değildir. Parazit, asıldan beslenebilir ama aslın kendisi değildir. Demek istediğimiz budur. Halihazırdaki Müslüman aklın kodları, büyük oranda hem itikadi olarak hem de ameli olarak geleneğin ve modernitenin entropisine tekabül etmektedir. Yani ittiba olunan ile bu ittibayı sağlayan bilgisel zemin akli ve makulat düzeyde olmadığı için bu durum aynı zamanda vicdani olanı da dumura uğratmakta ve haliyle ameli alan yozlaşma, çürüme ve çöküşe neden olmaktadır. “İqra” emriyle başlayan “vel kalem ve ma yesturun” (kaleme ve yazdıklarına yemin olsun) ile devam eden vahyin tüm hitap ve inşası müslüman bir bilinç inşa etmektir. Bu bilincin inşası ancak ittiba, itibar, itminan ve imanı vb. örneklik seviyesine çıkarabilir.

İslam, özelde müslümanlar, genelde tüm insanlık ailesi, insanlığın adil bir dünya kurma çabasının, doğaya, canlılara, kısacası evren ve evrendeki her şeyle sağlıklı bir ilişki kurabilmesinin eşref-i imkanıdır. Özelde Müslümanlar genelde tüm insanlık bundan mahrum kalmışsa bu durum özsel olarak İslam’ın değil; İslam üzerinden yapılan üretimlerin entropileridir. Müslümanca bir düşünüşün eşref-i imkânı ancak İslam’dır ve minvalde İslam, Müslümanca bir düşünüşün en radikal “eşref-i imkanıdır.” İslam’ın temel metni olan Kur’an ve Kur’an’ın inşa ettiği İslam Kültür Medeniyetini insanlığın tüm birikimiyle buluşturup yeni imkanlar yaratmaya ihtiyaç vardır. Yeni bir ontolojik tasavvur, epistemolojik inşa, Allah’ın “varlık” olarak ne olduğu (O’nun tarif edilebilir tarifsizliği), teodise/hüsn-kubuh (iyilik-kötülük), Cenab-ı Hakk’ın tarihe, toplumlara, evrene müdahilliği gibi kriz olan konuların yeniden derinlikli olarak ele alınması gerekmektedir. Modern dönemlerde meydana gelen aşırı bilgi birikimi ve bilgi kirliliğinin tasfiyesi için mega anlatımlara ihtiyaç vardır. Çağın en erdemli eylemi de “insan aklına mukayet olacak” bir duruş ve ilmi üretim olacaktır. (Son)

Vallahu nuru’s Semavati vel ard…

Gürgün KARAMAN

Daha Fazla Göster

Gürgün Karaman

Gürgün Karaman, 1976 yılında Ağrı’nın Doğubayazıt ilçesinin Subeşiği köyünde doğdu. İlk, orta ve lise öğrenimini Ağrı’nın Diyadin ilçesinde tamamladı. Atatürk Üniversitesinden mezun oldu. MEB'de öğretmenlik görevi yapmaktadır. Evli ve dört çocuk babasıdır. Edebiyat, Felsefe ve İslam düşüncesi üzerine yazılar paylaşmaktadır.

İlgili Makaleler

Başa dön tuşu
Kapalı
Kapalı
%d blogcu bunu beğendi: