ARAŞTIRMADENEMELER

Deizmin ve Ateizmin Nedeni Olarak “İslam’ın” Problem Oluşu (!) -2-

Bir önceki yazımızda ilk 2 temel problemi dile getirmiştik. Bu yazımızda, bir önceki yazımızda bahsettiğimiz diğer problemleri tetkik etmeye çalışacağız.

3. İslam’a mesafeli olan bazı kesimlerin bu durumu fırsat olarak kullanmaları:

Müslüman toplumların kendi felsefi, siyasal, ekonomik vb. ve en önemlisi de epistemolojik bilgi sistemlerine dair paradigmalarını/usullerini kaybetmeleri, sonraki kuşaklar için bir itibar ve ittiba sorununa neden olmuştur.

Yirminci yüzyılın başlarında ortaya çıkan “inşa” (tecdid, ihya) hareketleri ve okumaları ise kadim İslam Medeniyetinin birikiminden ziyade ideolojik ve batı-tepkici yaklaşımlar oldukları için konjöktürel bir akılla hareket etmiş ve en önemlisi de İslam’ı bir “devlet” ideolojisi ve zalim sistemlerin yıkılması noktasında bir aparata indirgemiş olmalarıdır. Tamamı böyledir şeklindeki bir genelleme olarak değil ama Müslüman akla hâkim olan kuşatıcı durum bundan ibaret olmuştur.

Tecdid ve ihyacı (yenileme ve yenilenmeye dair) okuma biçimleri batılı rasyonalist akla cevap vermek amacıyla Kur’an metnine olmadık yorumlar dayatmış ve “vahiy” olan “ilahi kelam” kendi kendisinin bir değer, iman, imkân, itibar ve ittiba olma zeminini kaybetmiştir.

Buna en bariz örnek örnek M. Abduh ve Muhammed Halefullah’tır. M. Halefullah Kur’an kıssalarını “esatir” (eskilerin maslları) noktasına kadar vardırmış ve vahyi de-mitolojizasyona tabi tutulması gereken salt “edebi, temsili ve tasviri” bir seviyeye indirgemiştir. 

Fazlur Rahman ise gelenekten hareket etmesine rağmen “İslam Modernizmi” şeklindeki bir tarihselci okumaya başvurmuştur.

M. Abid Cabiri “yapısalcılık”, Nasr Hamid Ebu Zeyd Hermenötik (yorum-bilimsel) bir metodolojiden hareket etmiştir.

Bu vb. çabaların tamamı takdire şayan ve büyük bir mücadele olmakla birlikte en temelde ilahi kelamın “itibar, iman, ittiba, ihya, insaf, işrak, imkân ve inşa, ihbar ve idrak” döngüsünden hareketle ıskaladıkları en temel mevzuu vahyin vakıaya müdale edici, onun gidişatını okuyucu ve tayin edici rolü olmuştur.

Tamamen olmasa da vahiy, vakıadan hareketle epistemolojik bir metin olarak ele alınmıştır.

Ülkemiz genelinde ise özellikle akademik çevrede durum bundan farklı olmamıştır. Bu çevrelerde özelde Kur’an kıssalarına yaklaşım, genelde vahye yaklaşım ise ya radikal teolojik okuma ya hermenötik okuma ya da batı kaynaklı diğer metolojik okumaların ötesine geçememiştir. İslam kültür medeniyetinden hareketle özgün bir metodoloji ortaya konulmadığı gibi, eski metodolojiler de ihya edilememiştir.

Bu açıdan her şeyden önce şunu vurgulamak gerekir: Kur’an metni arkeolojik bir kazıda bulunan öznesiz bir metin değildir. O, taş tabletlerin okunmasıyla çözülerek ortaya çıkarılan bir metin de değildir. Peyderpey nazil olan ve Hz. Peygamberin kalbine indirilen bir metindir ve indiği anda da “iman, işrak, ittiba, itibar, imkân ve inşayı vb.” aynı anda gerçekleştiren bir metindir.

Onun modern anlamda rasyonal/salt akli seviyeye indirgenme çabası birinci açıdan “rasyonel olanı aşan bir olgu olması” ve vakıaya müdahele etme direncine sahip olmasıdır. Çünkü vahiy insan için bir imkân olarak en temel hedefi “inşa”dır. Kanaatimce yukarıda sadece birkaç örnekle vermeye çalıştığımız modern dönem yaklaşımının ıskaladığı yer burasıdır. Bunun büyük bir iddia olduğunun farkında olarak “Kur’an Kıssaları Bağlamında Modern Toplumların Nebevi Yorumu” adlı çalışmamızda bunu göstermeye gayret ettik.

Asıl konuya gelecek olursak, Kur’an’ın salt “epistemolojik bir metin” olarak ele alınması beraberinde teolojik sorunlara, bu sorunlar da vahyin bizzat kendisinin sorun olarak algılanmasına, bu algı da haliyle zaten İslam’a mesafeli olan ya da müslüman olduğu halde yeterli bir İslami bilgiye sahip olmayanlarda “iman sağlığının bozulmasına” yol açmaktadır.

Burada İbn-i Sina’yı hatırlayacak olursak, bu modern dönemlerin yakalaşımı tam da onun tespitine tekabül etmektedir. Teoloji “Tanrı’yı konu edindiği için Tanrı bir problem haline gelmiştir.” Bu durum beşerî algıda hem Tanrı’ya dair, varlık oluşu açısından bilgisel bir entropiye hem de onun göndermiş olduğu ilahi mesaj açısından bir entropiye (bozunum/bozulma) neden olmaktadır. Oysaki Tanrı bir “konu” değildir.

İslam açısından Ne Cenab-ı Hakk, ne de islam bir “konudur”. Buradaki konudan kastımız, Cenab-ı Hakk’ın ve İslam’ın modern epistemolojik yöntemler tarafından “hermenötik, de-mitolojizasyon, dekontrüksüyon, yapısalcılık vb.” açılardan ele alınmasının yanlış olduğudur. Haliyle bir “konu” olarak ele alınan İslam bir probleme dönüşerek İslam’la kavgalı olanların argümanlarını güçlendirdiği gibi bu durumun kendi ideolojik duruşlarını da meşrulaştırarak İslam’dan tamamen kopmalarına neden olmaktadır.

Allah ve onun gönderdiği din epistemolojik bir “konu/metin” seviyesine indirgenince meydana gelen dini anlayıştaki entropi bu kesimler için kendi iddialarının meşruluğuna aparat olmaktadır. Bu durum aynı zamanda şu anlama gelmektedir: İslam’ın ve Müslümanların içine düştüğü bu durumu bir fırsat olarak kullanan kesimler kendilerini haklı çıkarmak için İslam’ı ve Müslümanları ötekileştirmek gibi bir handikaptan hareket etmektedirler. Bu da bu kesimlerin ne kadar samimi ve dürüst davrandıklarının entropisi olmaktadır.

4. Bilişim teknolojiler üzerinden çok hızlı bir şekilde yayılan ve gerek soyal medyada gerekse televizyon ekranları üzerinden sunulan bilgilerin yarattığı kaos ve bireylerin bu hıza yetişememeleri:

Bilişim teknolojilerindeki gelişim sadece bir “teknik” olay değil, aynı zamanda dünyayla, varlıkla yeni bir ilişki kurma biçimidir. Saniyeler içinde teknolojik imkanlarla dünyaya aktarılan bilginin hızına yetişebilmek mümkün değildir.

Bu bilginin en bariz özelliği J. Baudrillard’ın ifadesiyle “simülasyon ve simulark” olmasıdır. Ekran adeta bir “vakum” olarak, verdiğinden daha çok insan aklını bu yoğun bombardıman ile emmektedir.

Aklın, vakum tarafından emildiği yerde akla kısa devre yapılmakta ve sindirilemeyen bilgi aklı zehirlemektedir. Sağlıklı bir beden için sağlıklı ve dengeli beslenmenin konumu neyse akıl ve iman sağlığı için de konum odur.

Sunulan bilginin beyinle mütekabiliyetini, mutakabatını sağlamak oldukça zordur. Bu anlamda modern, bilimsel ve teknik bilgiyi anlamlandırmak için yeterli bir ilmi alt yapının olması kaçınılmazdır.

Bu durum okullara “Medya Okur Yazarlığı” vb. derslerin konulmasıyla çözülebilecek bir durum değildir. Elbetteki olması gerekir fakat sadra şifa olması bütüne tekabül etmeyecektir.

Söz konusu İslam ve Müslümanca akletmenin, düşünmenin imkanıysa -ki bizim de çabamız budur- en başta vahyin salt bir metin ve öznesiz olmadığına dair bir çabayı ortaya koymak gerekmektedir. İkinci olarak vahiy elbette ki bir hitaptır fakat bu hitabın temel hedefinin “inşa” olduğunu unutmamak gerekir. “İlahi vahyin hitabi” oluşu onun inşai bir faaliyet için Allah’ın bir lütfu olarak Hz. Peygamberin kalbi ve dili üzerinden bize bildirilmiş olmasıdır. Yoksa onu salt bir “ilahi hitap” olarak ele almak onu “salt bir metin, epistemolojik bir kaynak” olarak görmek olacaktır ki bu durumda da vahiy bilişim teknolojileri üzerinden sadece bir “data” ya indirgenecektir.

Bilgi felsefesi/varlığı açısından bakıldığında olayın çok vahim boyutlarda olduğu görülecektir. Ekran üzerinden, sosyal medyadan “akışa” sokulan bu bilginin en temel iki bariz özelliği onun “anlık” oluşu ve “kapital olana” tahvilidir. “Anlık” olarak yapılan sunum “hız” olarak kendisini dayatır ve muhatap olanı ya zehirler ya hasta eder ya da yok eder. Bu alandan sunulan bilgi her şeyden önce “bilmenin, bilincin konusu” olan bilgi değil, kaynağından aşırılarak ekranın işine yarayacak olan ve bu nedenle entropiye (bozunuma) uğramış olan bir bilgidir.

Bilginin asli bir bilgi olması için “fikir ve zikir” inşa etmesi gerekirken bu durum sadece “anlık egonun” tatminine yarayan ve doyumsuzluğunu daha da arttıran bir gerçekliğe tekabül etmektedir.

İşte, özetle tam da bu noktada “anlam ya da anlamsızlık” sorunu kendisini dayatır. Bu sorunla karşılaşan gerek müslüman kültür evreninde yaşayan bir birey için gerekse müslüman bir birey için “İslam” ve onun “metinsel” olarak ele alınan asıl kaynakları probleme dönüşmektedir.

Tüm varlığı kuşatan, onu yaratan, ona yön veren, daim bir yaratma eyleminde olan Allah (c.c) ve onun gönderdiği din, beşerî algı tarafından kuşatılmaya çalışılmak gibi hadsizliği beraberinde getirmektedir.

Beyan, burhan, irfan sentezinden yoksun olan modern birey bu tekno-bilimsel bilgi bombardımanı karşısında kendi benliğini inşa edeceğine İslam’î yapısöküne uğratıp “bi-zatihi İslam’ın asli kaynağını” inşa etmek gibi bir tavrın ve okuma ve anlama faaliyetinin içine girmektedir. Haliyle İslam ile mesafeli olanın mesafesi açılmakta, İslam’a müntesip olanların da iman ve akıl sağlıkları bozulmaya maruz kalmaktadır. Rasyonel, veri, data, nicelik dayatmasında bulunan bu modern bilime ve onun araçlarına sorulması gereken temel soru şu olmalıdır: Evrenin kendisi rasyonel midir?

Bu soruyu, moderniteyi ve onun tekno bilimini yok saymak veya aşağılamak için sormuyoruz. Tam aksine üretimine saygı duyup, çoğu noktada minnettarlığımızın olduğunu belirtelim.  İtirazımız şudur: Bilginin bir sömürü ve tüketim nesnesi ve tahakküm aracı olarak kullanılmasına, İslam ve Müslümanlarla savaşmanın bir aracı olarak kullanılmasınadır.

Vallahu nuru’s Semavati vel ard…

(Yazı dizimiz devam edecektir.)

Gürgün Karaman

Daha Fazla Göster

Gürgün Karaman

Gürgün Karaman, 1976 yılında Ağrı’nın Doğubayazıt ilçesinin Subeşiği köyünde doğdu. İlk, orta ve lise öğrenimini Ağrı’nın Diyadin ilçesinde tamamladı. Atatürk Üniversitesinden mezun oldu. MEB'de öğretmenlik görevi yapmaktadır. Evli ve dört çocuk babasıdır. Edebiyat, Felsefe ve İslam düşüncesi üzerine yazılar paylaşmaktadır.

İlgili Makaleler

Başa dön tuşu
Kapalı
Kapalı
%d blogcu bunu beğendi: