ARAŞTIRMADENEMELER

Deizmin ve Ateizmin Nedeni Olarak “İslam’ın” Problem Oluşu (!) -1-

Son dönemlerde gerek ülkemiz genelinde gerekse Müslüman ülkelerde ateizmin ve deizmin giderek yaygınlaştığına dair gözlem ve kanaatler dile getirilmekte ve buna dair analizler yapılmaktadır. Bu yazı çerçevesinde kanaatimce şimdiye kadar değinilmemiş olan bir durumu dile getirmeye ve bunun altını doldurmaya gayret göstereceğiz.

Her şeyden önce “din” kavramı kendi içinde fiziki ve rasyonel olmayan bir durumu çağrıştırmaktadır. En nihayetinde din olgusu var oluşsal bir gerilim ve duygulanımdır.

Yeni tarz yaklaşımlar dinin akli olmadığı argümanlarından hareket etmektedir. Bu durumun esas nedeni her şeyi kuşatma iddiasında olan bilimsel bilginin/nicelik olanın baskısıdır. Oysa ki bu durum İnsanlığa yön vermiş olan İslam’ın kendi iç yapısından kaynaklanmamaktadır. Yapılan tüm tartışmalar ağırlıklı olarak İslam Hukuku dediğimiz “kadının şahitliği, recm cezası, el kesme cezası vb.” alanlardaki itirazlar üzerine inşa edilmektedir. Allah’ın varlığı ve yokluğu, dünyadaki bu kadar acıya sessiz kalan tanrının sessizliği vb. argümanlarda da bu tartışmalarla birlikte yürütülmektedir.

Heidegger’in Metafiziğe Giriş kitabının hemen girişinde Hırıstiyanlığa dair yapmış olduğu tespit ve bu minvalde Hırıstiyanlık’tan kurtulmak için “felsefenin bir kaçıklık/kurtuluş” olduğuna dair vurgusu Hırıstiyanlık’ın teolojik metinleri ve bu referanslar üzerine inşa edilen bir kiliseye karşıdır. Varlık ve Zaman kitabında Heidegger, Batı dünyasının geldiği noktadaki durumunu da “varlığın unutulmasına” bağlar. Yani kilisiden kurtulmak için “kaçıklık” olan felsefe, batılı bireyi ve toplumu modern kapitalist bir hayattan kurtaramadığı için Heiddegger buradan çıkışın da yeniden “varlık sorusunun” sorulması ile mümkün olduğunu belirtir ve temel tezini “Neden varlık var da hiçlik değil?” sorusu üzerine kurar.

Kanaatimce Müslüman toplumların gelinen noktadaki ateizim/deizm tercihlerinin çok yönlü sebepleri olmakla beraber en temelde bulunan sebepler şunlardır:

1. Bu toplumların geldiği arka planında yeterli bir dini eğitimin olmayışı,

2. Müslüman ülkelerdeki iktidar baskısının yarattığı adaletsizliğin getirdiği umutsuzluk,

3. İslam’a mesafeli olan bazı kesimlerin bu durumu fırsat olarak kullanmaları,

4. Bilişim teknolojiler üzerinden çok hızlı bir şekilde yayılan ve gerek sosyal medyada gerekse televizyon ekranları üzerinden sunulan bilgilerin yarattığı kaos ve bireylerin bu hıza yetişememeleri,

5. Müslüman alim, aydın, entelektüel tutumun tutarsızlığı ya da gerçekten mücadale verenlerin kısır tartışmalara girmeleri,

6. Genel olarak vakıada kullanılan metafizik dilin tarım dönemlerinde inşa edilmiş olan argümanlarla hareket etmesi ve bu dilin özellikle genç nesilde karşılığının olmaması. 

7. Müslüman aklın ürettiği bilgi sistemlerinin ihya edilmeyişi ve İslam’a aykırı olan inanç ve düşünme biçimlerinin İslam’ı temsil iddiaları ile bu arada meydana gelen uyumsuzluk.

8. İslam’ın bir yaşam tarzı olduğu öğretisi ile Müslüman bireylerin hayat tarzı arasındaki çelişki…

Bu ve daha birçok sebebin ortaya çıkardığı sonuç tek bir olguyla açıklanamaz. Fakat en temelde olaya bütünsel bir nazar şunu açığa vurmaktadır: İlmi yetersizlik, ilmin ideolojiye, toplumsal, medyatik, bürokratik ranta tahvil edilmesi ve bunun neticesinde anlamını ve dürüstlüğünü yitirmesi. Burada iki olgu üzerinde durup ilerleyen dönemlerde diğer olguları da ele almaya gayret edeceğiz.

Genel anlamda din, insanın varoluşsal sorunlarına cevap veren bir olgudur.

Ölüm denilen bir hakikatin farkında olan ve ölümün ne olduğu, ölümden sonraki hayatın varlığı ya da yokluğu insan için en temel krizdir. Öleceğini bile bile yaşamayı göze alan ve buna katlanan tek varlık insandır. İşte bu var oluşsal sorun, insanı, hayatı anlamlandırmaya sevk etmektedir. Bu gerilimde tarih boyunca bu sorularına cevap veren yegâne olgu din olmuştur.

Felsefe her ne kadar “teselli” kaynağı olmuşsa da onu gerilimden kurtaramamıştır. İslam bu tarihsel serüvende her açıdan gerilim yaratan duruma Allah’ın verdiği bir cevaptır. İslam ilk dönemlerinde, bu dinle muhatap olan bireyin ve toplumların sorunlarına cevap veren, onların sorunlarını çözen bir dinamik iken yukarıda saydığımız sebepler nedeniyle kendisi/bi-zatihi “problem” durumuna düşmüştür.

Bu, İslam’ın kendisinden kaynaklan bir durum değildir. Temel sorun doğu ve batı arasında sıkışan bir medeniyet coğrafyasının müntesiplerinin bu durumu anlamlandırmadaki yetersizliğidir. Batılı hayat tarzının/modern/kapital olanın sunduğu cennet vaadi bu toplumları da cezbetmiştir. İşte kriz tam olarak burada ortaya çıkmaktadır. Temel mesele vakıanın, şimdinin yani özetle modern/kapital olanın İslam’a uygunluğu mu, İslam’ın bunlara uygunluğu meselesi mi? Bu soruya samimi bir şekilde verilecek olan cevap duruşumuzu netleştirecektir.

  1. Bu toplumların geldiği arka planında yeterli bir dini eğitimin olmayışı:

 İslam kültür medeniyetinin zenginliği bir tarafa, Müslüman toplumlar modern dönemlerde ortaya çıkan bilimsel sıçramalar ve bu alanlarda üretilen bilginin sosyal alanlara da taşınması karşısında yeterli birikime sahip değildirler. En basitinden Kuantum fiziğindeki bilimsel gelişmeler ve bu alandaki bilginin sosyal alana taşınması karşısında Müslüman akıl bu bilgiyi anlama ve anlamlandırmada zorlanmaktadır.

Tarım imparatorlukları döneminde eğitimin geniş halk kitlerine ulaşmaması ve modern ulus devletlerin kurulmasıyla kendi medeniyetlerinden radikal bir şekilde kopan Müslüman akıl, bu batılı bilimsel bilgi sistemleri karşısında afallamış durumdadır.

Bu durumu aşmaya çalışan alim/aydın/entelektüel kesim ise kendi medeniyet köklerinden beslenerek İslam’ın özüne sadık bilgi sistemleri inşa edip bunu geniş halk kesimleriyle buluşturamamışlardır. Akademik alanda yapılan çalışmalar ise akademyanın bilimsel ve ağır dilinin halk tarafından kabul görmemesi ve anlaşılmaması. Akademik çevreler açısından en büyük handikap ise -bir hakaret olarak değil- islam kültür medeniyetine ait ne varsa bunların bir arkeolojik kazı malzemesi olarak “bilimsel alana tahvil edilmesi” olmuştur.

Bu durumu bir genelleme olarak vakıanın analizi açısından belirtmek gerekiyor. Takdire şayan çalışmalar ise iktidar baskısı, ekonomik nedenler, Müslüman toplumların korunmacı refleksleri vb. etkenler nedeniyle akamete uğramakta ve sınırlı çevrelere hitap etmektedir. Bu da halihazırdaki durumun inşası için genel bir itibar ve ittibaya vesile olmamaktadır. Bu durum bu yazının sınırlarını çok çok aşan bir olgu olduğu için bu kadarı ile yetinelim.

  1. Müslüman ülkelerdeki iktidar baskısının yarattığı adaletsizliğin getirdiği umutsuzluk:

İslam’ın belirli bir yönetim sistemi öngörmediği aşikâr olmakla birlikte Aziz Kur’an istişare, meşveret ve en önemlisi şura ve bunlarla birlikte en kapsayıcı ilke olan tevhid ilkesi ve “vahyin ufku” müslümanlara katılımcı bir yönetiminin nasıl olması gerektiği noktasında rehber ilkeler ortaya koymuş ve Hz. Peygamber de bunu hayatıyla tescil etmişti.

Fakat tarihi süreç içinde İslam toplumunun katılımcılık hakları, hanedan ve saltanat sistemleri tarafından gasp edilmiştir. Bu gasıp, Kur’an’i kavramların siyasal/politik alanlara çekilerek meşrulaştırılmasıyla devam etmiş ve Müslüman toplumlar, yönetim sistemleri açısından hanedan/saltanat imparatorluklarına dönüşmüştür. Maalesef bazı ulema da bu seçimi meşrulaştırmıştır.

Tarım imparatorlukları çağının zirvesinde olan Osmanlı, karşısına çıkan ilk süper güç karşısında darmadağın olmuş ve hala enkazında feryatlar yükselmektedir.

İmparatorluk çağlarının bitip, modern ulus devletlerin ortaya çıkışıyla birlikte kendilerine ait bir model geliştiremeyen Müslüman toplumlar ithal sistemler ile kurdukları devletleri dış sistemlere onaylatarak varlıklarını sürdürmeye çalışmışlardır.

Türkiye kısmen daha demokratik bir sürece evrilirken bu süreç her seferinde kesintiye uğramış, geriye kalan devletler Osmanlı enkazından kalan politik ganimetleri güce tahvil ederek modern dönemde hanedan ve diktatörlük olarak devam etmişlerdir. Bu yeni siyasal yönetim biçimleri batı emperyalizminin onay verdiği yere kadar toplumlarına alan açmış, onayın bittiği yerde toplumlarına kan kusturmuşlardır.

Kısaca bundan ibaret olan bu vakıanın içindeki Müslüman toplumlar baskı, sindirme ve yok etme operasyonlarını bizzat kendilerinden olan yöneticilerinden görmüşler ve bu durum onları umudun tükendiği noktaya sürüklemiştir. Haliyle psikolojik duruş açısından adaletin tükendiği yerde dinin tutunması da mümkün değildir. Ama şu da bir olgudur: Adaletin tüketildiği yerde her seferinde şaha kalkan “ed-din” olmuştur.

bir sonraki yazımızda diğer maddelerden devam edeceğiz inşallah.

Gürgün Karaman

Etiketler
Daha Fazla Göster

Gürgün Karaman

Gürgün Karaman, 1976 yılında Ağrı’nın Doğubayazıt ilçesinin Subeşiği köyünde doğdu. İlk, orta ve lise öğrenimini Ağrı’nın Diyadin ilçesinde tamamladı. Atatürk Üniversitesinden mezun oldu. MEB'de öğretmenlik görevi yapmaktadır. Evli ve dört çocuk babasıdır. Edebiyat, Felsefe ve İslam düşüncesi üzerine yazılar paylaşmaktadır.

İlgili Makaleler

Başa dön tuşu
Kapalı
Kapalı
%d blogcu bunu beğendi: