Kopya Olarak Ölmek

0
88

Şeytan, insanoğlunun günahlarını yansıtmaya ihtiyaç duyduğu bir günah keçisiydi önce. Ne var ki şeytanlaştırdığımız davranışın sorumluluğundan kurtulamıyorduk. Kendimizi, şeytanlaştırdığımız davranıştan kurtarmamız için tövbe etmemiz gerekiyordu. Tövbe, şeytani bir yanımız olduğunu kabul etmek, şeytana uyarak yaptığımız fiili kınamak anlamına geliyordu. Bunu yaparak, kendimizi değiştirme iradesini gösteriyorduk.

  

Tövbe etmek, dışımızdaki şeytanı içimize taşır. Şeytanla aramıza net bir mesafe koyma, sınır çizme girişimidir tövbe etmek. Şeytanı, içimizdeki öteki olarak kavrarız. O bize fısıldar, aklımızı karıştırır, olmadık sorular salar zihnimize. İçimizdedir, ama aynı zamanda dışımızdadır da.  

 

Öteki kişiyle yan yana geldiğimizde, iki kişinin içindeki şeytan da yan yana gelir. Sonra başkalarının şeytanı da… Ötekinin şeytani tarafıyla karşılaşınca şeytan dışsallaşır, dışımızdaki öteki olur.  Giderek şeytan toplumsallaşır. Toplumlar, içindeki şeytani tarafı, genellikle yarattıkları bir ötekiye yüklerler. Aralarından birini seçer ve onu günah keçisi ilan ederek, toplumun varlığına kurban ederler. Soroya’yı Taşlamak filminde toplum kendi içindeki irini Soroya’ya aktarır ve onu taşlayarak öldürürler. Toplumların, toplum otoritesini korumak için bir kurbana ihtiyacı vardır. Bu kurban da genellikle kadınlardan oluşur.

 

“Toplumdan hareket eden her düşünce, sonunda otorite kavramını üretir.”

Şaban Ali Düzgün, Kimliksiz Hakikatler

 

 

Her toplumun şeytani bir tarafı vardır. Kadınların cadılıkla suçlanmasından tutun da engizisyon mahkemelerine, iffetli kadınlara iftiradan tutun kız çocuklarının diri diri gömülmesine kadar toplum, bireyi şeytanlaştırır. Aslında şeytanlaşan toplumun kendisidir fakat toplum bunu göremez. O kendisini doğru yol üzerinde sanır. 

 

 

İnsan içinde bir toplum taşır. İçinde yaşadığı toplumun yazılı-yazısız kurallarını benimser. O kurallara uyum sağladığı ölçüde kendini kabul görmüş hisseder. Toplumun yazılı-yazısız kuralları insan fıtratına uygun olmayabilir, ama insan, o kurallar çerçevesinde hareket ettiği müddetçe toplum tarafından kınanmaz ya da cezalandırılmaz.  

 

Bazen kendimiz olabilmek için mesafe koymamız gerekir; bu, “Ben olmayı senin yasana boyun eğmeden sürdüreceğim.” demektir. İnsanın kendi içinden yükselen yasaya uyabilmesi için, ötekine “Hayır!” demesi gerekir. Bu ister din için olsun ister yaşamımızda bize eşlik eden insanlara sınır koymak için.  Nitekim hemen hemen bütün peygamberler bunu yapmıştır. Hicret, böylesi bir mesafe gereksiniminin gereğidir. Kendimizi ötekinden ayırarak, “Ben senin gibi değilim, senden uzağım.” demek isteriz. İnsanın, içinde yaşadığı topluma ister istemez uyum sağladığı göz önünde tutulursa, kendimizi ötekinden ayırarak, “Senin gibi de olmayacağım.” demiş oluruz.  

 

“İsyan olmayınca benlik ele geçmez.”  Muhammed İkbal

 

 

“La!” bir isyandır. Topluma karşı başlatılmış bireysel bir isyan… “Ben sizin taptığınıza tapmam.” İsyanıdır; bu aynı zamanda, “Sizin kurallarınız hakikate uygun değil!” eleştirisini içinde barındırır. Kendimizin ya da atalarımızın uydurduğu bir düzenin esiri olmaya isyandır. Kız çocuklarının diri diri gömülmesi kınanmıyordu bir zamanlar. Ama toplum her zaman hakikatten yana olmaz. Yazılı- yazısı kurallar her zaman gerçeğe yaslanmaz. Kuralların çoğu uydurmadır ve biz de bu uydurulmuş düzenin birer kurbanı haline gelebiliriz. Kendimizi bundan korumak için güçlü bir ‘ben’ inşasına gereksinimi vardır insanın. Şaban Ali Düzgün, Kimliksiz Hakikatler kitabında şöyle der:  

 

“Her şeyden önce Allah’a bağlanma/kulluk, benliğin ispatı ile başlar. Benliğin ispatı, ben olma cesaretinin gösterilmesi demektir. Ben olma cesareti, herkes öyle düşündüğü veya davrandığı için düşünce ve davranış tekdüzeliğine dönüşen ne varsa onları sorgulama gücünün kazanılmasıyla ortaya çıkar. Bu sorgulama, insan doğasına/fıtratına/sağduyusuna aykırı önyargıları kaldırma ve dinin insana ulaşmasını bloke eden bütün tortuları temizleme hareketidir. Bu temizlik, kalbin açılmasıyla (inşirahıyla/insanın bilinçaltına gizlenenlerin deşifre edilmesiyle), insana mevcut toplumsal belleğin yük olarak bindirdiği ve insanın omurgasını çökerten ne varsa kaldırılıp atılmasıyla başlar (İnşirah suresi). Dine girişin, olumsuzlamayla başlamasının anlamı da burada yatmaktadır: La ilahe ilallah.” 

 

‘Ben’ dediğimiz şey, ayaklarımızı yere sağlam basacağımız bir zeminin, bir toprak parçasının mevcudiyetidir. “Ben müşriklerden değilim.” diyebilmek için önce ‘ben’ diye bir toprağımız olmalı, sonra oraya İslam bayrağını dikmeliyiz. Her türlü saldırıya karşı o toprağı savunmalıyız. Bir ‘ben’imiz olmazsa, bayrağı nereye dikecek, ayağımızı nereye basacağız? 
 


Peki ‘ben’ dediğimiz şey nedir? Şaban Ali Düzgün, Sarp Yokuşun Eteğinde İnsan kitabında “İnsan, çoğunlukla başkalarının oluşturduğu şeydir.” der. ‘Ben’, oradan buradan arakladığımız kopyalar olabilir. İnsan ‘ben’ olmayı yolda öğrenir. Yol öğretir. Yol insanı özgün yapar.  
 
Bütün Peygamberler şunu söyledi: “Ben müşriklerden değilim.” Göğüslerini gere gere ‘ben’ iddiasında bulunabildiler ve sonunda haklı çıktılar. Onlar müşriklerden değildi.  
 
‘Ben’ olabilmek için, uğruna adandığımız bir iddiamız da olmalı o halde. Yoksa birer kopya olarak ölebiliriz.