Bireysel Rabler

0
268

Anneannem, daha sonra Kur’an-ı Kerim’den alıntıladığını fark edeceğim kıssalar anlatırdı biz küçükken. Kıssalardan, masallardan hepimiz meşrebimize uygun bir şeylerden nasiplenirdik; kim bilir belki daha dün yalan söylemiştik arkadaşımıza ve anneannem bir masalla bana çalışmanın erdemini fısıldarken, bir başka dinleyenin yalanını yüzüne vuruyordu. Bir kıssadan hepimizin nasibi farklıydı ama kıssanın asıl konusu daima aldığımız gerçek nasibimiz olurdu. Hz. Yusuf’un kıssasından kardeş kıskançlığı çıkardığımız kadar, sabrın büyüklüğünü de çıkarabiliyorduk. Nasıl olur da insan bu denli Rabbine güvenebilirdi, biz Hz. Yusuf kadar Rabbimize güveniyor muyduk diye sormadan da edemiyorduk kendimize.

Hz. İbrahim’in kıssası nasıl da ürkütürdü yüreklerimizi. Allah benden çok sevdiğim bir şeyi feda etmemi isterse, daha misketlerimizin renklerine doyamamışken hem de, o çok sevdiğimiz şeylerden daha çok sevebilir miydik Rabbimizi?

Bir yetişkin için bile zor olan bu sorular daha çocukken kazınmıştı kalbime. Hz. Yusuf’un kardeşlerinin yaptığı kötülüğü aklım almasa bile, ‘Rabbe güvenmek’ daha çok kurcalıyordu kafamı. Rabbimi o kadar seviyor muydum, Hz. İbrahim kadar, Hz. Yusuf kadar güveniyor muydum O’na? Çocukken bu sorunun cevabını vermek daha kolaydı, “kesinlikle evet, kesinlikle Rabbimi seviyorum” derdim. Büyüdükçe işler daha farklı bir hal almaya başladı. Kıssalar dün gibi hafızamda olsa da, sağdan soldan Rabbim ile ilgili çeşitli haberler, dedikodular geliyordu kulağıma. Her anlatanın meşrebi farklıydı ve herkes Rabbini kendi mayasına göre tanımlıyordu. Giderek kalbimin bulutlandığını hissettim. Çocukken kesinlikle evet dediğim sorulara artık aynı kesinlikle cevap veremiyordum. Birileri kendi dünya görüşüne göre bir Allah anlatıyordu, Rabbimle arama mesafe girdiğini hissediyordum. Bu mesafenin kalıcı olmasından korktum ve Kur’an-ı Kerim’e sarıldım. Rabbim gerçekte ne istiyordu benden, bana söyleyecek neleri vardı, O’nun hakkında duyduklarım gerçek miydi? Rabbimi kendi ağzından tanımalıydım ve başladım okumaya. İrkildim, korktum, sevindim, üzüldüm, gördüm göreceklerimi. O’nun hakkında duyduğum çoğu şey doğru değildi, rahatlamıştım. Vahiy tüm önyargılarımı yıkmıştı, artık mesafelere gerek yoktu Rabbimle aramızda. Yakın olmak için, daha çok okumaya koyuldum ve anladım Rabbe güvenmenin O’nu tanımakla başladığını. O’nu sevmenin tek yolu O’nu doğru tanımaktan geçiyor, anladım ve ısındım Kur’an’a.

O halde sağda solda dolaşan bu propaganda neyin nesiydi, anlatılan Allah ile kendisini Kur’an’da anlattığı Allah arasında nasıl bu kadar fark olabiliyordu? Tüm yeryüzü, gökyüzü Allah’ı tespih ederken, bir bakıma onun yüceliğinin propagandasını yaparken, biz insanlar O’nun hakkında nasıl ileri geri konuşabiliyorduk? Allah adeta bir tüketim nesnesi haline gelmiş, her anlatıcı kendine göre bir Rab pazarlıyordu. Herkesin tek olan Rabbi, bireysel Rablere çoğalmıştı ve bireysel Rabler meydanlarda yarıştırılıyordu.

Tüketicilik genellikle şu şekilde tanımlanır: Ürünlerin veya hizmetlerin daha fazla miktarlarda satın alınması için sistematik arzu ve teşvik yaratmaya dayanan sosyal ve ekonomik düzen.

Kişisel gelişim kitapları gerçekte nasıl konforlu bir din yaratmaya yaradıysa, ‘herkesin Rabbinden Bireylerin Rabbine’ dönüştürülen ilah da; bireylerin konforuna dokunmayacak, aksine bu konforu sürdürecek ilaha dönüştürülmüş ve pazarlanmıştır. Çağımızın en hazin tanıklıklarından biri ile karşı kaşıya iken; ilah kavramının kapitalist düzence bir tüketim nesnesine dönüştürülmesine karşı çıkmamız, gerçek ilahın propagandasını yüksek sesle yapmamız gerekiyor. Kuran, gerçek ilahın kendi propagandasını kendisinin yaptığı, kendisini yeryüzü ayetleri ile birlikte Kuran ayetleriyle de tanıttığı bir araçtır.

Tüketen insanın eğer tüketecekse gerçek ilahı satın alması, tüketim ihtiyacını gidermek uğruna sahte ilahlardan uzak durması için, inananlara düşen görev, gerekirse kapitalist sistemin silahlarından yararlanması gerekiyor. Propaganda kapitalizmin en güçlü silahlarından biridir ama sadece kapitalizmin değil:

“Göklerde olanlar da yerde olanlar da Allah’ı tesbih ederler. O güçlüdür, Hakim’dir.” (Haşr 1)

Ayetten de anlaşılacağı gibi yeryüzü, gökyüzü, ikisi arasındakiler ve yaratılmış her şey Allah’ı yaratılışlarına uygun olarak Allah’ı tespih ederler. Bir nevi O’nun yüceliğinin, kudretinin, sanatının ve her şeye kadirliğinin propagandasını yaparlar. Bahçede açan erik ağacı, Rabbin diriltmesinin reklamını yapar, ilkbaharda coşan karıncalar, börtü böcek, kelebekler, çiçekler insana dirilişe dair umut aşılar. Bu propagandaya maruz kalmak için İnsana sadece görmek ve işitmek düşer.

“Göklerde ve yerde nice belgeler vardır ki, yanlarından yüzlerini çevirerek geçerler.” (Yusuf 105)

Rabler pazarlanan, bazen evrene olumlu mesaj gönderme öğütleriyle sınırlar konulan, bazen melekleri yardıma çağırarak yedek Rabler yaratılan bu ilahlar pazarında; kalp temizliğinden çok daha fazlasına ihtiyacımız var. İman bizden yan gelip yatarken “inandım” dememizle ilgilenmiyor. Emek verdiğimiz şeyleri sevdiğimiz gibi, imanımız için de emek vermemiz, onu değerli bulmamız, Rabbimizin propagandasını yapmamız ve güçlü bir ağaç gibi imanımızın serpilip yayılması için onu her zaman desteklememiz gerekiyor. İnsanların gerçek ilaha teveccühüne vesile olacak, gerçek ilahın dinini satın almaya yönlendirecek her eylemden ve her imkândan sorumluyuz, çünkü bizler tüketim çağının çocuklarıyız.

Jean Baudrillard; “Gerçek ihtiyaçlar ile sahte ihtiyaçlar arasındaki ayrımın ortadan kalktığı tüketim toplumunda birey, tüketim mallarını satın almanın ve bunları sergilemenin toplumsal bir ayrıcalık ve prestij getirdiğine inanır” der. Allah ise bizlere şöyle seslenir: “ Gevşemeyin, üzülmeyin, inanmışsanız, mutlaka siz en üstünsünüzdür.” (Ali İmran 139)

H Havva Ergün yahut Mimhece