YAZILAR

İletken Duyarsızlık

Dünyayı saran salgın nedeniyle hemen hemen herkes bugünlerde aynı kaygıyı yaşıyor; “Dünya hiç bu kadar kötü olmamıştı.”  Emin olabilirsiniz ki bundan on yıl, belki de elli yıl sonra, Biz ve belki yüzlerce yıl sonra torunlarımız da aynı şeyi düşünüp söyleyecek. Gelecekte durum böyleyken geçmişte de aslında durum pek farklı değildi. Milattan önce de Antik Yunan duvarlarında benzer biçimlerde kaygıları yansıtan yazılar yer alıyordu.

Peki ama hangisi en kötüsü?
en eski mi, en güncel olan mı yoksa yarın olacaklar mı?

     Buna karar verebilecek kadar uzun yaşayan hiç kimse olmadığına göre cevabı ortalama bir insan ömrü içinde aramak gerekiyor.

     Son günlerde yaşadığımız kötü deneyimler her birimizin doğrudan psikolojisini etkiliyor. Sosyo- psikolojik durumumuz, gelecek kuşaklara aktaracağımız bir sendromun aslında günümüzde ortaya çıkan tezahürü. Belki de bizler, geçmişten gelen psikolojik sendromların buhranlarını hala yaşıyor ve üzerine yeni buhranlar ekleyerek geleceğe aktarıyoruz.

   Korona virüs salgını nedeniyle gerek sosyal medya gerek televizyon ekranları olsun haberleşme odaklı her bir araç, aslında insan psikolojisini bilgilendirme ve bilinçli bir varlık olarak doğru hareket etme ya da yönlendirme olgusunun dışında kullanılıyor.

Bunu gerek kasten yaparak krizi fırsatlara dönüştürenler olduğu gibi geçmişten getirdiğimiz birikmiş bilinç altımızda yatan sendromların da ortaya çıkmasıyla bizlerde istemeden yapabiliyoruz. Sosyal medya araçlarıyla birbirimize acilen, derhal ve ivedilikle ulaştırdığımız görseller bunun birer kanıtı.

     İnsanoğlu kriz durumlarında doğrudan kendisini koruma iç güdüsü ile hayvanların acil durumlarda gösterdiği refleksi göstermeye başlıyor. Kaçan birini gördüğünde kaçmak, gülen birini gördüğünde gülmek, ağlayan birini gördüğünde hüzünlenmek beynimizin hayvansal davranış sergileme biçimleri. Bunların üzerinde ise bizi hayvanlardan ayıran şeyler var, örneğin, mantıklı olmamız, akıllı olmamız, bilinçli olmamız ve gelişkin bir işbirliği kabiliyetimizin olması gibi. Yani kriz zamanlarında en basit olarak mantık işleterek duruma göre davranmak ya da davranış geliştirmek. Özellikle böylesi kriz zamanlarında insanoğlu olarak genellikle mantıklı olanı, akla yatkın olanı derhal bir kanara bırakıp panik anında gösterilen reflekslerle hareket eden bir sürü psikolojisine bürünüyoruz. Bu durum bizim beynimizi kriz zamanlarında doğru yönetememe sorunu olarak ortaya çıkıyor.

     Bu duruma sebep olmamak için aslında toplumun her bir bireyinin kendi üzerine düşen mantıklı, aklı başında davranış biçimini sergilemesi gerekiyor. Çünkü sosyo-psikolojik davranış biçimi olarak “panik hali” iletişim içindeki tüm bireylerin birbirini olumsuz etkilemesine yol açıyor. Herkesin rahatlıkla ulaşabileceği ve bir kez görmesinin yeterli olacağı bir haber bandının sürekli SON DAKİKA flaşıyla “şu kadar ölü, bu kadar ölü” şeklinde tv ekranında dakialarca hatta saatlerce kalması bile “bilgi temelli psikolojik şiddet” içeriyor ve hepimiz buna gün içinde maruz kalıyoruz. Resmi bir kurumun açıkladığı ölü sayısını her sosyal mecrada acil ve ivedilikle paylaşmakta benzer bir durum. Ortaya çıkan bu kötü durumu bir kere görüp duyacak iken, her türlü teknolojik alet yoluyla bize sürekli bunu yayan her bir hesap tarafından defalarca uygulanıyor. Tekrarlandıkça bu şiddet katlanarak artıyor. Bunu sürekli yapıyoruz, farkında olarak ya da olmayarak…

    Bunun yanında etraftan duyduğumuz, doğruluğunu araştırmadan etrafa bir tohum gibi saçtığımız doğru bilgi içermeyen bir çok  duyum, dedikodu, asparagas, kara propaganda, komplo teorileri içeren haberler de iletişim ağında her birimizin psikolojisini bozmak için beynimize saplanacak kontrolsüzce fırlatılmış bıçaklar gibi ortalıkta dolaşıyor. Aslında bizler birbirimizin psikolojisini, olağan durumun ortaya çıkardığı olumsuz kötü durumdan, daha fazla zora sokacak biçimde bozmak için yarışıyoruz.

   Bunu yapmamızın iki temel nedeni var;

   Birincisi, herhangi bir haberi olduğu gibi paylaşmak ve karşı tarafın bu konudaki refleksini öğrenmek. Bu bir yardım çağrısı aslında. Çaresizlik nedeniyle “bana ne yapmam gerektiği konusunda yardım et, bana fikir ver! ” çağrısının aslında bir çeşit dışa vurumu.

   İkincisi, panik halinin insan beyninde mantık odağını devre dışı bırakmasının ortaya çıkardığı bir sendrom. Her iki durumda da kendisi, bir diğer bireye durumu aktaran duyarsız bir iletken gibi davranır. Ortaya çıkan bu durum da aslında panik haliyle yapılan bir duyarsızlığın sonucudur. Her iki durum sonucunda aslında bizler, istesek de istemesek de kriz zamanlarında mantıklı ve sakin kalmayı beceremeyerek sorunu olağandan daha büyük, daha baş edilemez ve “dünya asla bugünkü kadar kötü olmamıştı” boyutuna taşıyoruz.

   Böylesi zamanlarda yapılması gereken, salgın nedeniyle uyguladığımız biyolojik izolasyon halinin psikolojik izolasyon haliyle örtüştürülmesi. Gereksiz tüm haber kanallarında ekranın parçalara bölünerek her bir davetlinin söyleyeceği lafı ağzına tıka tıka, reklama gide gide bilgi yerine pepaye kaos üreten televizyon kanal ve programlarından uzak durmak gerekiyor. Sosyal medya özellikle böylesi zamanlarda kötü amaçlar için kullanıma son derece müsait bir ortam olduğundan, bu alanlardan derhal uzaklaşılması gerekiyor. Gördüğümüz her görüntü, duyduğumuz her bir haber aslında bizim psikolojik izolasyonumuzu bozmak için yeterli. Bunun yanında sosyal medya grupları aracılığıyla yayılan her türlü haber doğru ya da yanlış sosyo-psikolojimizi altüst etmeye yetiyor. Komplo teorileri için yeteri kadar malzeme üretmek için ortam olduğundan televizyon kanalları adeta insan psikolojisini bozmak için üretilmiş bir makineye dönüşüyor.

   Bir örnek vermek gerekir ise ulusal yayın yapan kanalların birisinde virüs’ün 2010 yılında dünyanın en zengin iki ailesinden birinin fonladığı bir vakfın sitesinde önceden haber verildiği sözüm ona kehaneti tartışılıyordu. Konuklara bakıldığında, hep aynı adamlar olduğu görülüyor. Bu adamlar genelde böylesi durumdan nemalanan kişiler. Onların varlığı tam da böylesi kaotik ve gizemli olayların olmasına,uyduruk kehanetlere dayanıyor. Kendilerince bir dev üretiyorlar, bu dev asla yenilmiyor, nerede yaşadığı bilinmiyor, onu hiç kimse yenemiyor, yaşlanmıyor, acıkmıyor, üşümüyor ve dahası hiç ölmüyor. Bizim gizem avcısı hafiyelerimiz sürekli bu dev masalını anlatıp milleti uyutup uyutup duruyorlar. Çünkü varlık nedenleri bu deve dayanıyor. Dev ölürse onlarda bu işten ekmek yiyemeyecekler !
   Oysa ki salgın ile ilgili bahsi geçen ve uydurulan raporda yazılanların hepsi Dünya Sağlık Örgütü’nün her yıl yayınlanan raporlarının öngörülerinde yer alıyor, üstelik salgın ile ilgili yüzlerce film, kitap varken bunu bir hafiye cingözlüğüyle ele almak büyük bir sorunun aslında ta kendisi.

   Virüs, ister biyolojik bir silah olarak insan eli üretilmiş olsun, ister binlerce yıldır insan anatomisinin baş etmek için mücadele ettiği daimi bir düşman olsun, aslında on binlerce yıl önce atalarımızın yaşadıklarından farklı değil yaşadıklarımız. Üstelik o zamanlar ne aşı vardı ne de ilaç !

Sakin kalmak ve sakin bırakmak lazım insanlığı !
Asıl böylesi kriz zamanlarında mümkün olduğunca az ve öz doğru bilgi bizi mantıklı davranışa götürür.
Asıl böylesi zamanlarda sakin kalmak bizim panik haliyle sürü psikolojisi sergilememizi önler.
Asıl böylesi zamanlarda psikolojik izolasyon, akıllı bir varlık olan insanın doğru kararlar almasını sağlar.

Şimdi krizi fırsata çevirme zamanı.

Evde kalarak, sakin kalarak, gerekli gereksiz her haberi okumadan, her haberi yaymadan, televizyondan resmi açıklamalar dışında uzak kalarak, aile olmanın tadını çıkaralım. Ne kadar az ihtiyaç ile aslında koskoca dünyaya hepimizin sığabileceğini test etme zamanı. Biyolojik izolasyonun yanında psikolojik izolasyonun da farkına varma zamanı. 
Dua ile tefekkür ile geçirilecek zamanların tadına varma zamanı. Önce tefekkür sonra tedebbür zamanı. Fedakarlık, diğergamlık, özverinin kıymetini bilme zamanı. Şimdi birlikte olabilmek için kısa bir süreliğine yalnız kalma zamanı…

Daha Fazla Göster

İlgili Makaleler

Başa dön tuşu
Kapalı
Kapalı
%d blogcu bunu beğendi: