YAZILAR

MESELELER: Musa ve Öldürülen Çocuk

MESELE

Kur’an ile haşır neşir olan hemen herkesin bildiği,  ancak herkesin hemen çözemediği bir konu var. Öyle konuşuluyor öyle tartışılıyor ki; bu konu bazıları için Allah’a imanın, bazıları içinse kuran kıssalarının yaşanmışlığı bağlamında, kitaba imanın bir konusu olmuş. Başlıktan da anlayacağınız üzere meselemiz; Musa ve Salih Kul kıssasında, bir çocuğun öldürülmesidir. (Bkz. Kıssa: Kehf 60-82)

(Biz anlatımızı, Musa as’ın karşılaştığı kişiye, ”Salih Kul” diyerek yapacağız. Farklı isimler de verilebilir.)

Musa as…

Kıssanın öznelerinden biri Musa (as.). Onu hepimiz tanıyoruz. O Allah’ın, insanlar arasından seçtiği bir elçidir. Burası Salil Kul ile kıyas etmek için önemlidir. Allah insan topluluklarına elçi olarak melekleri değil, yine onların arasından seçtiği insanları göndermiştir. Böylece insanlar sadece elçilerin aracılık ettiği vahye ulaşmakla kalmamış, o elçiler nazarında vahyin yaşayan örnekliğini de bulmuşlardır. İnanan bir insanın dünyanın bunca kiriyle nasıl mücadele ettiğine, onun fikirsel gelişimine ve yaşadığı iman sancılarına, bununla birlikte sabrına ve gayretine şahit olmuşlar, böylece resulleri kendilerine güzel örnekler edinebilmişlerdir.  (Bkz. İsra 95)

Fakat bizim insanımız, yani yaşayan bir peygamberle hiç karşılaşmamış olanlar, hele de vahiyle irtibatını gevşetmiş, yani resulleri kuranda anlatılan şekliyle de tanımayanlar, zannetmektedirler ki; Allah sanki bir kaseti yükler gibi elçilerini imanla yüklemiş, sonra onları insanların içine salıvermiştir. Yani zannediliyor ki;  bu elçiler her şeyi sorgulamadan kabul etmiş, meseleler üzerinden hiç düşünmeden cevapları içlerinde bulmuş, varlıklar arasındaki bağı keşfetmenin sancısını, bir zalimin yüzüne hakikati vurmanın korkusunu hiç yaşamamıştır!  Oysa bizler gibi birer insan olan peygamberler de, insana has olan tüm iman ve takva süreçlerinden geçmiş, iradesiz bir şekilde değil, iradelerini kullanarak vahye teslim olmuşlardır. İşte bunun için onlar da bizim gibi imtihana tabi, kıyamet günü yaptıklarından Allah’a hesap verecek olan, kendini geliştirebilme yetisine sahip, iradeli birer insandır. ( Bkz. Araf -6)

Örneğin Musa, firavunun karşısına çıkmakla görevlendirildiğini duyunca heyecanlanmış ve yanına kardeşi Harun’u yardımcı olarak istemişti. (Bkz. Taha 25, Taha 30-35) Bizler, değil ülkenin en zorbasına, mahallenin en belalı insanına bile bulaşmak istemezken, onun da heyecanlanması gayet insaniydi.

Bir de, kavmi Musa’ya  ‘’Bize Allah’ı açıkça göster’’ demişti. Böyle yadırganacak bir talebi Musa da yadırgamış, ancak daha sonra, tıpkı İbrahim’in de kalbini mutmain etmek için Allah’tan bir işaret istemesi gibi, kavminin bu arzusu Musa’nın arzusu olmuş, Sina dağına çıktığında Allah’tan kendisini ona açıkça göstermesini istemişti.  Bunu yadırgayamayız; o da düşünüp sorgulayan, kafası karışan bir insandı. (Bkz. Bakara 260, Nisa 153, Araf 143)

Vahiy, elbet anlaması kolay bir hitaptır. Tabi ki, kolay demek ucuz demek değildir. Hemen her şeyde olduğu gibi vahyi anlamak içinde emeğe gelmek gerekir. Bizler vahyin inşa ettiği akla, hikmet diyoruz. Peygamberler de sorumlulukları gereği, vasıflı, emanetin ehli, hikmetli insanlar olmalıdır.  Bu anlamda onlar seçilmiş, hatta bazen hayatları boyunca bir gün kendilerine verilecek göreve uygun yetiştirilmiştir. (Taha 41)

Bu anlamda bizden farklı olarak, bizim için kolay olan vahyi anlama işi, idrakleri açılarak, onlar için daha kolay bir hale getirilmiştir. (A’lâ Suresi)

Ayrıca, onlar toplumlarından farklı olarak bazı mucizelere de tanık olmuştur. Onların vahyi alma yöntemi, Allah’ın Cebrail gibi elçileriyle irtibat halinde olma, Hz Muhammed’in yaşadığı isra hadisesi de, bizlerin görmediği fakat onların tanık olduğu mucizelerdir. Bu kıssadaki hadise de, Musa’nın şahit olduğu, bizimse haberdar olduğumuz bir hadisedir.

İşte Allah da, ihtiyaç içerisinde olan kulu Musa as’ı , kafasındaki sorulara çözüm bulması, hikmet ve kavrayışını geliştirmesi için, yani eğitmek için, O’nun ayette ‘‘kullarımızdan bir kul ‘’dediği, bizimse yazıda ‘’Salih Kul’’ diye ifade ettiğimiz bir kişiyle buluşturuyor. Ki böylece, Musa as, kavrayışını daha da geliştirsin ve Allah’ın kudret delillerine şahitlik edebilsin.

-Not: Kul kelimesi sadece insanlar için kullanılmaz. Allah’ın yarattığı her şey, onun kuludur. Melekler de buna dahildir-

Salih Kul…

Allah gibi aşkın bir varlığın, bizim gibi duyuları sınırlı kullarla doğrudan iletişime geçmesi ya da  onlara görünmesi makul olmadığı için, Allah bizlere nasıl vahyini peygamberler aracılığıyla iletmişse, bizler gibi birer insan olan bu peygambere de mesajını, çeşitli vasıtalarla/elçilerle iletti. Allah’ın peygamberlerine seslenişi, daha çok suretini  kestiremediğimiz şekliyle Cebrail vasıtasıyla, bazense Sina dağında Musa’ya seslendiği gibi bir ateşin ardından,  ya da  Meryem kuluna seslendiği gibi bir ağacın ardındaki sesle olmuştur. (Bkz. Meryem 24)

Allah, kimi zaman da elçilerine, tıpkı Meryem, Zekeriya, İbrahim ve Lut’a gönderdiği gibi, insan suretindeki melekleri elçi olarak göndermiştir. Örneğin hatırlayacağınız bir kıssada, İbrahim (as), kendisine çocuk müjdelemek için gelen bu elçileri önce normal birer insan zannetmiş, onlara bugün bizim adını Halil İbrahim sofrası diye andığımız bir sofra kurmuş; ancak onların yemeklerden yemediklerini görünce, onların insan olmadığını, onların insan suretinde birer melek, kendisine gönderilen Allah’ın elçileri olduğunu anlamıştır. Devamında bu elçiler, İbrahim’e korkmamasını, onun kavmi için değil,  Lut kavmini helak etmek için gönderildiklerini söylemiş; İbrahim’in yanından ayrıldıktan sonra, yine aynı zaman diliminde başka bir beldede peygamberlik görevini yapmakta olan Lut’un yanına varmışlardı. Hatta Lut kavmi, insan suretinde güzel erkekler olarak gördükleri bu kişileri de kendi cinsel sapkınlıklarına davet etmek istemişler, onları kendilerine vermesi için, Lut’un kapısına dayanmışlardı. (Bkz. Hud 69-83)

İşte tıpkı peygamberlere gönderilen insan suretindeki bu melekler gibi, Musa’nın ilminden faydalanmak istediği Salih Kul da, Allah’ın emri ve verdiği bilgi ile hareket eden, Musa’yı eğitmek için gönderilmiş, insan suretinde vazifeli melaike tayfasından bir elçidir, diye düşünüyorum. Zira kıssanın son ayetindeki şu cümle de, onun Allah’ın emri dahilinde olduğunu belirtiyor:

‘’….. (bütün bunları) ben kendi kararımla yapmadım’’ (bkz. Kehf 82)

Salih kul,  Musa’nın yolda tesadüfen karşılaştığı alelade birisi değildir. Nasıl ki, Musa daha önce Sina dağına gitmek için Allah ile sözleştiyse, ona verilen gaybi bilgiden istifade etmesi için, Salih Kul ile de  buluşturulmuştur. 64.ayette ve kıssanın önce ki ayetlerinde, bu açıkça anlatılmakta ve Musa’nın Salih Kul’u tanıması için, ölü balığın canlanması, mucizevi bir işaret olarak verilmektedir. Devamında:

‘’ (Musa) dedi ki: “İşte aradığımız da o(rası)ydı ya!” Bunun üzerine hemen geri dönüp kendi izlerini takip ettiler. Sonunda orada, kendisine katımızdan bir lütufta bulunarak (ilmimizden) bir ilim öğrettiğimiz kullarımızdan birini buldular. Musa ona dedi ki: “Doğruyu bulma konusunda sana öğretilen bilgiden bana da öğretmen için seni izleyebilir miyim?’’ Kehf 64,65,66

(Şunu da aşikar etmek gerekir; toplumda mevcut bir ‘’hızır’’ inancı var. Fakat bu kıssada bahsedilen Allah’ın ‘’bir kulumuz’’ dediği, toplumunsa ‘’hızır as.’’ olarak nitelediği kişi, Allah’ın Musa’ya özel belirli bir buluşma için gönderdiği, o buluşma için uygun bilgi ile donattığı bir elçidir. Onun zamandan münezzeh, her çağda aktif bir kurtarıcı olduğuna inanmak, kehf 22.ayet ahlakınca, Allah’ın konu hakkında bize verdiğiyle yetinmemek, haberi ve delili olmayan şeyler hakkında bilgisizce konuşmaktır. Bizlere hakkında bilgi verilmeyen gaybi bir konunun, olabilirliğini konuşmak da, yine rasyonel değildir. Bahsedilmiyorsa, yok hükmündedir. Ancak basite kaçarak ‘’Hızır diye biri yoktur, eğer olsa Filistin’lilere, Afrika’daki açlara yardım ederdi’’ önermesi de yeryüzündeki imtihanın hikmetini anlayamayanların önermesidir. Bu, mesnetsiz bir inancının, hikmetsizce inkarıdır.)

Bu ara nottan da sonra, buraya kadar bahsettiğim şekliyle, ben Salih Kul ‘un, Musa’ya gönderilmiş melek taifesinden insan suretinde bir elçi olduğunu düşünüyorum. Zira kuranda bahsedilen, Allah- melekler- peygamberler- insanlar arasındaki irtibat zinciri hep bu şekilde gelişmiştir.  Biz insanlar için peygamberler, kendi içimizden seçilse de, seçilen peygamberlere gönderilen elçiler, insanlar arasından değil, daha metafizik boyutlardan seçilmiştir. Zira aklen, tekrarlayan şekilde insana insandan, insana insandan, insana insandan elçi göndermek, mesajın kaynağına  doğru – yani Allah’a – giden iletişim zincirinde, kısır bir döngüye sebep olur. Bu zincir bir yerde insandan koparılmalıdır. Elbet Salih Kul’un Lut ve İbrahim örneğinde olduğu gibi, farklı beldelerde birer peygamber olduğunu da düşünülebilir; ancak Salih Kul’un davranışlarının kuranda anlatılan peygamberlik misyonuyla uyuşmadığını, davranışlarının insan toplulukları için örnek alınabilir olmadığını, üstelik peygamberlere değil, Azrail gibi meleklere verilen bir vazife tarzına sahip olduğunu da, cana karşılık olmaksızın can alması üzerinden görüyoruz. Her ne olursa olsun, surede tartışmasız bir şekilde anlaşılıyor ki; o yaptıklarını, Allah’ın ona verdiği sınırlı gayb bilgisiyle ve emriyle yapıyor.

Dolayısıyla, Allah bu kıssayı okuyan hiç kimseden, tahminlerde bulunup ‘’bence, bu çocuk ileride ailesine zarar verir’’ deyip, öldürmesini falan beklemiyor. Burada Salih Kul’un durumu, tıpkı Cebrail’in ve Azrail’in durumu gibidir. Bunun, kıssaların yaşanmışlığı, tarihsellik ya da evrensellikle hiçbir alakası olmadığını da, anlamamız gerekiyor. Bu kıssada bizim empati yapacağımız kişi, Salih Kul değil, Musa (as.) ’dır.

Kıssayı okuduğumuzda görüyoruz ki; Musa (as), kendisine eğitmenlik yapacak olan bu kişiye bir öğrencinin öğretmenine tabi olduğu gibi tabi olmak, doğruyu bulma konusunda ondan bilgi edinmek istiyor. Salih Kul, bu yapacaklarının tecrübi bilgi ile anlaşılacak şeyler olmadığını, onun buna katlanamayacağını söylese de,

 (Musa) “İnşaAllah beni sabırlı biri olarak bulacaksın!” dedi ve ekledi:

 “Ben senin hiçbir emrine karşı gelmeyeceğim.” Kehf 69 diyor.

Ancak daha ilk olayda, yani Salih Kul gemiye bir delik açtığında, Musa bunun kötü bir eylem olduğunu düşünerek karşı çıkıyor. Salih kul ‘’ben sana katlamazsın demedim mi’’ dediğindeyse, Musa hatasını anlıyor, vardır buna bunu yaptıran Allah’ın bir bildiği diye düşünüp, diyor ki:

 “Bir anlığına boş bulundum diye beni azarlama ve beni yaptığım bu yanlıştan dolayı köşeye sıkıştırma!” Kehf 73

Yola devam ediyorlar, akabinde Salih Kul bir delikanlıyı öldürüyor. Musa as yine dayamıyor, itiraz ediyor. Salih Kul yine ‘’ben sana dayanamasın demedim mi’’ diyor. Musa’nın cevabı önemlidir:

(Musa) “Bundan sonra eğer sana herhangi bir şey soracak olursam artık benimle arkadaşlık yapma; zaten benden yeterince özür işittin.”  Kehf 76

Bakın burada, işin iç yüzü açıklanana kadar sakin duracağına söz veren, fakat sözünü tutamayınca, bundan utanan,  hakikatin iç yüzünü bilen birisine karşı çıkmaktan korkan, Musa as’ın erdemli tavrı  var. Biraz sonra özellikle değineceğimiz, bir çocuğun/delikanlının öldürülmesi hadisesini anlayamayan insanların, ‘’ben bilmem Allah bilir’’ deyip, ona karşı gelmekten, büyük laflar etmekten, tıpkı Musa’nın tavrıyla çekinmesi gerekir. Onlar bu kıssayı anlayacak noktaya gelene kadar, ‘’böyle iş mi olur, bu insan aklına aykırıdır, bu dönemde, hatta o dönemde de tarihseldir, bu mesajın bir anlamı yoktur’’ demeyi bırakıp, biraz Allah’a güvenmeli, isyan edip karşı çıkmadan önce, bir kendilerine bir Allah’a bakıp, hata payını kendi idraklerine bırakmalılardır.

 ‘’ …De ki: “Umarım ki Rabbim beni bundan daha yakın (ve derinlikli) bir bilgi ve bilinç düzeyine eriştirir!’’ Kehf 24

Bildiğiniz gibi, kıssanın devamında Salih Kul bu sefer bir duvarı onarmıştır.  Olayların iç yüzünü açıkladığında görüyoruz ki; Salih Kul’un yetimlere ait olan duvarı onarması da, diğer iki olayda olduğu gibi aslında kötülük ve zarar verme değil, kötülüklerden koruma ve iyilik işidir.  Fakat hakikat açıklanmadan önce, Salih Kul gibi gaybi bir bilgisi olmayan, olaylara sadece görünen yönüyle bakan Musa As, diğer iki olayı kötü bir iş olarak algılarken, sadece bu üçüncü olayı iyi bir iş olarak algılayabilmiştir. Hatta sadece iş olarak algılamıştır. Salih Kul, onardığı duvar karşılığında para talep edebilecekken, neden etmemiştir? Bir insan tanımadığı birisine, hangi sebeple karşılıksız bir iyilik yapar, Musa (as) bunu da anlayamamıştır.

’’(… Musa duvarı onardığını görünce) “Eğer isteseydin, buna bedel olarak bir ücret alabilirdin” dedi.  

O (kişi) “İşte böylece seninle yol ayrımına gelmiş bulunuyoruz” dedi; “şimdi sana, hakkında bir türlü sabır gösteremediğin olayların arkasında yatan gerçeği bir bir açıklayacağım:

“Gemiden başlayalım: O gemi, geçimini denizden sağlayan yoksullara aitti. Hal böyleyken onu hasarlı hale getirmek istedim, çünkü onların peşinde her gemiye zorla el koyan bir yönetici bulunuyordu

“Gelelim delikanlıya: Onun ebeveyni imanlı kimselerdi; fakat biz onun azgınlık ve sapkınlıkla (ebeveynini) derin acılara boğacağına dair kaygı verici bir bilgiye sahiptik. İşte bu yüzden istedik ki, Rableri onun yerine o ana-babaya karakter temizliği açısından ondan daha hayırlısını ve daha merhametlisini versin.”

“Ve duvara gelince: Duvar o şehirde yaşayan iki yetime aitti ve altında da onlara ait bir hazine gömülüydü. O ikisinin erdemli bir babası vardı; senin Rabbin ise, onlar erişkin birer insan olunca hazinelerini çıkarmalarını -Rabbinden bir rahmet olarak- diledi. “Yani, (bütün bunları) ben kendi kararımla yapmadım. Senin (sonuna kadar) sabretmeyi başaramadığın olayların iç yüzüyle ilgili gerçek yorum işte budur.” Kehf 77-82

Bakın, bu üç olayda da, Allah’ın insan kapasitesini aşan bilgisi vurgulanmaya  çalışılmakta. Musa her ne kadar, Allah’a elçilik yapabilecek kadar kudretli bir zekaya sahip olsa da, bu işlere bir türlü akıl sır erdiremiyor. Zira bu bilgiler, tecrübi bilgi değildir. Yani çalışmakla, deneyimle, düşünmekle idrak edilecek şeyler değildir.  Hangi duvarın içinde ne olduğunu kim nereden bilebilir? Hangi geminin başına ne geleceğini, bir delikanlının ileride ailesine zarar verip vermeyeceğini, Allah’tan başka kim bilebilir? Zaten kıssanın bizden istediği de, ne çocuk öldürmek ne gemi delmek, sadece her türlü gelecek ve gayb konusunda, ‘’biz bilemeyiz, fakat Allah bilir’’ diyecek bilince ulaşmamızdır. Yani Musa neyi kavraması için eğitiliyorsa, kıssayı okuyan bizler de, onu kavramamız için eğitiliyoruz.

Daha iyi bir çocuğun verilmesi..

Bütün insanlar iyiliğe yatkın yaratılsa da, yani doğuştan her çocuk temiz olsa da, bazıları hepimizin bildiği gibi daha iyi huylu, bazıları aklen daha olgun, bazılarıysa zeki ya da etrafına zarar vermeye daha meraklıdır.  İnsanların fıtri yatkınlıklarıyla ilgili benzer bir durum  kehf suresinden hemen sonra gelen Meryem suresinden bir ayetle örneklendirilebilir.  Orada Allah kulu Zekeriyya’ya müjdelediği, Yahya  için bakın ne diyor:

” Zira Biz, daha çocukluğunda ona doğru hükmetme yeteneği vermiştik.

Ve kendi katımızdan ince ruhlu bir sevecenlik ve kendini geliştirme yeteneği bahşetmiştik; dahası o, sorumluluk sahibi biriydi’’ Meryem 12,13

Bazı insanların yaratılış bakımından bazı şeylere daha elverişli olduğu muhakkak. Fakat insan iradesi, o kadar büyüktür ki, doğuştan gelen bütün yönelimleri değiştirebilir.

Ebeveynler için çocuklarının durumu düşünüldüğünde, çocuklar anne-babaları için, akıbetleri bilinmeyen, hayır mı şer mi getireceği kestirilemeyen birer servettir.

Kıssada bahsedilen imanlı ebeveynlere, ileride kötü olacağı bilinen bir çocuk yerine, yapı itibariyle onlara karşı daha merhametli olması beklenen bir evlat verilmiştir.  Unutmayalım ki, başka bir ayette dediği gibi:

‘’…Bazen hoşlanmadığınız bir şey, hakkınızda iyi olabilir ve hoşlandığınız bir şey de hakkınızda kötü olabilir. Allah bilir, siz bilmezsiniz’’ Bakara 216

Evet, evlat acısı muhakkak zordur. İnsanlar her şeylerini vermek istedikleri ve ileride herkesten daha iyi bir insan olacağını düşledikleri çocuklarını kaybetmişlerdir. Ancak bilebilir mi bir ana, doğurduğu Habil mi olacaktır, yoksa Kabil mi? Fareza sevgi ve merhametle kucakladığı o çocuğun, ileride halkına zalim, eli kanlı bir diktatöre dönüşeceği ön bilgisine sahip olsa, ne yapardı? Acaba böyle bir bilgiye sahip olup, hiç istemeyeceği bir şeyi yapmaya mecbur kalmaktansa, onun doğal yollarla küçük yaşlarda ölüp gitmesini, şu an huzur içinde olduğunu düşünerek, onu sevgiyle hatırlamak mı isterdi? Ailesi için çocuğun durumunu, birazda böyle düşünmek gerektir.

Duvar hadisesindeyse, durum tam tersi, fakat yaklaşım yine aynıdır. Bu sefer, önceki olayda olduğu gibi, çocukları ölmüş bir çiftten değil, babaları ölmüş iki çocuktan bahsedilmektedir. Hadisenin birinde, ileride kötü olacağı bilinen bir çocuğun canı alınıp aileye zarar vermeyecek daha iyi bir çocuk bağışlanırken, ebeveynleri iyi olan bir ailenin yetimleri gözetilmektedir.

Demek ki; insanlar kucaklarında tuttukları çocuklarının,  hem manen ve hem madden geleceklerine hükmedemez haldeler.  Aslında evlatlarının kendilerine değil, kendileri gibi onların da yalnızca Allah’a ait olduğunu, en iyi ölüm gibi bir hakikatle anlamaktadırlar. Ölün bakalım, çocuklarınız kime kalıyor, asıl sahibi kimmiş! Yaşatmaya çalışın bakalım, ölürse anlarsınız, çocuklarınızın asıl sahibi, veren ve alan kimmiş!

Ebeveynlerin erdemli olması…

İki hadisede de, ölümüne hükmedilen çocuğun ailesinin ve yetimlerin babasının erdemli ve imanlı kişiler olduğundan, gemi hadisesindeyse merhamet -duyulması beklenen- yoksul insanlar olduğundan bahsedilmesi, kıssanın vuruculuğu açısından önemlidir. Bu olaylar Allah’ın zarar vermek istemeyeceği bilinen iyi insanların,  Allah’ın sevgili kullarının başına gelecek ki; işin iç yüzünün şer değil, hayır olduğu iki kat vurucu bir şekilde anlatılabilsin.

Yoksa ‘’imanlı ve erdemli’’ ebeveynlerin çocukları da muhakkak erdemli olur, çıkarımı yapmamak gerektir. Öyle ki; Nuh gibi bir babanın oğlu bile küfre sapmış, İbrahim ise babasına rağmen iman edenlerin atası olmuştur. İkisine de selam olsun.

Bu kıssadaki üç hadisede de, kötülerin önleri kesilmiş, kötülük etmelerine fırsat verilmemiştir.

Allah’ın geleceği bilmesi…

Kıssada bahsi geçen üç hadisenin de, Allah’ın geleceği bilmesi değil, O’nun istatistik yeteneklerince, tahminde bulunması olarak değerlendirenler var. Acaba yine kehf suresinde bahsi geçen ashabı kehf de bir tahmin üzerine, yani halkı bir gün iman eder umuduyla mı, uyutulmuş da, tahmin tutunca uyandırılmıştır? Tabi bu da ‘’ Allah geleceği bilmez, fakat olaylara müdahildir, o halka bir rahmetle iman vermiş’’ denilerek açıklanmaya çalışılabilir. Ben doğrudan Allah’ın sonsuz ilim, kudret ve bilgi sahibi olduğuna, Allah’ın geleceği bilmesi ile insan iradesine müdahil olmasının farklı şeyler olduğuna, yani bunun geleneksel kader inancıyla da ayrıştığına inanıyorum. Allah’ın koyduğu sınırlara sahip olan bizlerin, Allah’ın sınırlarını koymaya çalışması da, baya bir kibir olsa gerek. Allah ki, mutlak ve sonsuz güç sahibidir.

Allah, bu çocuğun akıbeti hakkında bir zanda bulunmamıştır; O, bu çocuğun geleceği hakkında, kaygı veren bir bilgiye -yani kötü bir şeyin habercisi olduğu için, bilenini üzecek bir bilgiye- sahiptir. Zanda bulunmak nedir, biliyor musunuz? Zan işte budur:

”Hani rabbin meleklere, “Ben yeryüzünde bir halife yaratacağım” demişti. Onlar, “Biz seni eksiksiz bilirken ve durmadan övgü ile tenzih ederken orada fesat çıkaracak ve kan dökecek birini mi yaratacaksın?” dediler. Allah “Şüphe yok ki, ben sizin bilmediklerinizi bilirim” buyurdu. ” Bakara 30

Burada melekler insanoğlunun yaratılmasının bir felaketle sonuçlanacağını düşünerek, kaygı verici bir zanna kapılmışlardır. Allah ise ”ben sizin bilmediklerinizi bilirim” demiş ve insanı yaratmıştır. Varlığımızı bir zanna değil, Allah’ın bilgisine borçluyuz. Meleklerin zannının aksine insan, eşrefi mahlukattır; esfel-i safilinde fesat çıkartıp kan döken insan, ahsen-i takvim potansiyeline ulaştığında, melekleri kıskandırmaktadır.

Şu da var ki; bu kıssadaki hadise, evet yaşanmıştır; fakat rutin bir hadise değildir. Bir amaca mebni olarak yaşanmıştır.

‘’Eğer Allah insanları yapıp ettikleri yüzünden (hemen) enseleyecek olsaydı, yer üzerinde (insanı andıran) bir tek canlı bırakmazdı; ama onları sonu yasayla belirlenmiş bir süreye kadar erteliyor; fakat süreleri dolunca artık anlarlar ki, Allah kullarını her daim görüp gözetmektedir.’’ (Fatır-45)

Aklımızın ermedikleri…

Bizler için hayat; bir film şeridi gibi akmakta. Olaylar olmakta, insanlar değişmekte. İyiler kötülere, kötüler iyilere dönüşmekte. Bir film şeridi ki; ecel ansızın buna makas atmakta. O an durumu neyse defterimizin, onun üzerinden hesaba çekiliyoruz. Acaba film devam etse ne olurdu? Hesap defterimi on yıl önce ya da yirmi yıl sonra kapansa, ahiretteki durumumuz ne olurdu? Belki de bir kral, henüz zalime dönüşecek kadar uzun yaşayamamıştı? Belki biraz daha yaşasa iyiler kötü, kötüler iyi olurdu. Kullarına merhametli olan Allah, hepimizin iyiliğini isteyen Allah, filmi kestiği bu kritik noktayı nasıl seçmekteydi? Bunu anlayamıyorduk.

Bizler için adalet de; anladığımız şekliyle yüzeysellikten ibaret kalıyor. Öyle ki, aynı suçu işleyen herkese aynı cezayı veriyoruz. Oysa insanın suça yöneliminde, genetik yatkınlığın, hormonsal değerlerin etkili olduğunu biliyoruz. Fakat bunu nasıl bir skalaya dökebilir de, basit hırsızlık davasına, kan testlerini de dahil edebiliriz?  

İkisi de beş yıl ceza almış, iki mahkumu düşününün! Aynı çevrede yetişmediler, aynı imkanlara sahip değillerdi. Birinin babası çok içer, diğerinin ki sadece döverdi. Hayat onlara aynı şeyleri sunmadı. Bazıları çocukluklarını sevgi ile geçirdi; bazıları şiddet ile..  Şimdi nasıl olacakta, yargılanan bu iki mahkum için adaleti sağlayabilecek bir değerlendirme yapacağız? Hayatlarında onları suça iten ve onları suçtan uzaklaştıran faktörleri, hangi terazi ile ölçeceğiz? Mahkemelerimiz yeryüzü düzeyinde adil kabul edilse de, mutlak adalet bakımından değeri nedir? Gerçek anlamdaki adaleti kavramaktan, idrak sınırlarımıza almaktan ne kadar da uzağız, aklımızın sınırlarına varıyoruz, hissedebiliyor muyuz?

Böylesi değerlendirmeleri yapmak, bizler için mümkün değil, değil mi? Bunun için ancak ilah olmak lazım. Şah damarından yakın olmak, kişinin kanına girmek, yaşasaydı ya da ölseydi ne olurduyu bilmek, insanların sadece geldikleri noktayı değil, çabalarını emeklerini bilmek, onlara da puan verebilmek gerekir.

 İşte Allah, bizlerin kapasitesinin çok üstünde, hiçbir detayı atlamadan, aklımızın ucundakileri, duygularımızın derinliklerindekini bile, yani sadece yaptıklarımızı değil, yapmak isteyip de fırsat bulamadığımız iyilik ve kötülükleri de işin içine katarak, ne zamana kadar yaşasak ne olurdu bilerek, muazzam hassas bir adalet terazisi ile aramızda hüküm verecek olandır. Allah ki; mutlak adalet için var olması gerekendir, ilahtır.

Dolayısıyla bizler, kendimizi Allah’ın yerine koyup, onunla empati yapma, onun gibi düşünmeye çalışma alışkanlığımızdan vazgeçmeliyiz. Zira şu kısıtlı idrakimizle, zaman ve mekandan münezzeh bir olguyu idrak etmemiz mümkün değildir. O’nun adaleti, kullarına verdiği ölçüsünde hesaba çekmesidir. Onun için ki; kendisine vahyin bilgisi ulaşmayanları, hesaba bile çekmiyor. Geçici dünya hayatında, birinin çocuk yaşta ölmesi, yaşlanınca ölmesi gibi, Allah’ın ona zulmü ya da adaletsizliği değildir. O herkese verdiğinin hesabını sorandır.

Bu kıssa da , anlamamız gereken şey ‘’ALLAH BİLİR; SİZ BİLMEZSİNİZ’’ dir. Bu kehf suresindeki bütün pasajlarda gelecek ,geçmiş ve mevcut üzerinden işlenmiştir.

 ‘’ Biz bu Kur’ân’da, insanlar için her türlü misal ve öğüdü, farklı üsluplarla tekrar tekrar ifade ettik. Fakat birçoğu bunları anlamadı. Zira bütün varlıklar içinde tartışmaya en düşkün olan, insandır.’’ Kehf 54

Surenin sonundaki şu ayetteyse, Allah’ın ilmi ve bilgisi ile bizim kapasitemiz arasındaki fark şöyle ortaya konulmaktadır:

DE Kİ: “Eğer Rabbimin sözlerini yazmak için deniz(ler) mürekkep olsa, hatta onun bir mislini de üzerine ilave etmiş olsak, yine de Rabbimin kelimeleri tükenmeden denizler tükenirdi.” Kehf 109

05.03.2020

Muhammed Erkam OKYAR

Daha Fazla Göster

İlgili Makaleler

Başa dön tuşu
Kapalı
Kapalı
%d blogcu bunu beğendi: