ANALİZARAŞTIRMADENEMELERHADİSKUR'ANYAZILAR

MUCİZE; KEHANET, SIR, TILSIM, BÜYÜ DEĞİLDİR!

Necip Fazıl bir şiirinde, YÜZ ÜSTÜ ÇOK SÜRÜNDÜN AYAĞA KALK SAKARYA diye seslenir.
Sakarya bir ırmaktır ve ırmaklar da ayağa kalkamaz. Ancak Şair burada, Sakarya ile özdeşleştirdiği Anadolu gençliğine seslenmektedir. Bunu, onun dünya görüşünden, gündeminden ve eserindeki söz akışından anlayabiliyoruz. Peki KUR’AN’da ki MUCİZE kavramından ne anlıyoruz ? ..

Anlaşılan odur ki çarpık bir MUCİZE anlayışı bir çok konuda olduğu gibi KUR’AN’ın mesajını, peygamberler’in örnekliğini gölgelemiştir ! ..

Daha önce defalarca okumuş olmamıza rağmen, en son meal-tefsir çalışmamız sırasında KUR’AN’ı [TERTİL] ile yani düşüne düşüne tekrar baştan sona okuma fırsatı bulduk ..

Bir taraftantan da tespit ettiğimiz bazı konuların ÖZEL OLARAK izini sürdük ..

Başlığımızdan da anlaşılacağı üzere bu konulardan birisi de MUCİZE konusudur ..

Önce sürdüğümüz izden edindiğimiz izlenimi birkaç madde [öncül] olarak aktaralım, sonra bunlar ışığında konuyu açmaya çalışacağız ve konu hakkındaki KUR’AN’da geçen bir çok kıssa’ya aralıklarla yine buradan açıklık getireceğiz ! ..
=[ KUR’AN’ın hiçbir yerinde MUCİZE kelimesi geçmiyor. Bunun yerine ısrarla [AYET] kelimesi kullanılıyor.

KUR’AN meallerinde MUCİZE OLARAK çevirileri yapılan ayetlerin orjinal metinlerini kontrol ederseniz, MUCİZE değil, AYET geçtiğini göreceksiniz [http://www.kuranmeali.org/kuran_meali.aspx?suresi=ankebut&ayet=50] bu kısa anektod dan sonra yazımıza kaldığımız yerden devam edelim

=[ KUR’AN Kafamızı kaldırınca gördümüz her şeye, evet her şeye [AYET] diyor. [Olmakta olan, oluş halinde olan] [kevn] her şeye de [yaratma, yaratılış] [halq] diyor.

=[ KUR’AN Bütün peygamberlerin toplumlarına getirdiği şeyin ısrarla SÖZE AÇIKLAMA YAPMAYA BEYAN ETMEYE DAYALI APAÇIK DELİLLER [ayâtun beyyinât] olduğunu söylüyor.

=[ KUR’AN Peygamberlerin toplumlarına yaptığı UYANIŞ ÇAĞRISI UYARI’yı [inzâr] ısrarla üç şey etrafında topluyor bunlar sırasıyla

ÖLÜM [mevt] AFET [azap] YENİDEN DİRİLİŞ AYAĞA KALKIŞ [kıyamet]
Şimdi, Bu Öncüller Işığında Konuyu Açalım.

Öncelikle mucizenin bir KUR’AN [kavramı] olmadığını görüyoruz. Bunun yerine ısrarla AYET kavramı kullanılıyor. Öyle ki inkarcıların bildiğimiz anlamda mucize talepleri ifade edilirken bile AYET kelimesi tercih edilliyor. şöyleki

[Fakat bu KUR’AN, kendilerine bilgi verilenlerin içlerine işleyen, SÖZE DAYALI APAÇIK AYETLERDİR. Bizim ayetlerimizi ancak zalimler inkâr eder. Buna rağmen hala. Ona Rabbinden güce dayalı olağanüstü mucizeler [ayat] indirilmeli değil miydi diyorlar. SÖYLE ONLARA: [O güce dayalı olağanüstü mucizeler [ayat] ALLAH’ın kudretindedir. BEN SADECE AÇIKÇA UYANIŞA ÇAĞIRIYORUM][ANKEBUT SURESİ 49,50. AYETLER]

Yani: Benim işim size

=[ 1 [ÖLÜM] =[ 2 [AFET] =[ 3 KIYAMET gerçeğini haber vermekten, bunlardan birisi gelip çatmadan önce aklınızı başınıza toplamaya çağırmaktan ibarettir. Aksi halde tövbe etmeye bile vaktiniz kalmayabilir. Çünkü bunlar geldi mi ansızın gelir. Bunun için size [SÖZE DAYALI APAÇIK DELİLLER] [ayâtun beyyinât] ile uyarılarda bulunuyorum. Benden, bunun dışında herhangi birşey istemeyin ve beklemeyin ! ..

KUR’AN’da [ayet] insanoğlunun bizzat kendisinde ve kafasını kaldırdığında çevresinde gördüğü HER ŞEY olarak kullanılmaktadır. Buna [enfusi ve afaki deliller] diyoruz

EL, GÖZ, KULAK, DOĞUM, ÖLÜM, YEMEK, İÇMEK, ET, SÜT, EKMEK, SU, ZEYTİN, HURMA, AĞAÇ, ELMA, ARMUT, YER, GÖK, GÜNEŞ, YILDIZLAR, BULUTLAR, ŞİMŞEK, GÖKGÜRÜLTÜSÜ, YAĞMUR, EKİN, BİTKİ, SİNEK, BÖCEK, TOPRAK, DAĞLAR, TAŞLAR vs vs vs …

Bunların hepsi birer AYET’tir yani olmakta olandır, oluştur [kevn, halq]’dir ki üzerinde düşünelim.

ALLAH tarihin tüm yelpazesinde, tabiatın her yerinde, zamanın her anında, mekanın her zerresindedir.

Her şey O’NUN İLE olmaktadır …

İşte bütün bu oluşlar birer MUCİZE’dir.

Çünkü hepsi de normalmiş gibi görünmesine rağmen insanı acz içinde bırakmaktadır.

İnsanoğluna bu oluş ve akışa katılma ve kısmi çapta etkileme iradesi verilmiştir.

Öyle ya, haydi güneşi durduralım, gündüzü kısaltalım, geceyi uzatalım, bir böcek yaratalım bakalım ? ..

Demek ki mucize arada bir görülen OLAĞANDIŞILIK değil, her daim OLMAKTA OLAN ve olmakta olmasıyla da insanı aciz bırakan şey demek oluyor ve her gün yeni bir MUCİZE’ye uyanan insanoğlu ne hazindirki gözlerin bakar kör hale gelişinden dolayı mucizeleri bir takım rivayetlerde arıyor ! ..

KUR’AN’da adı MAİDE yani [Sofra] olan bir sure var.

Sureye isim olan bu kelime ile aslında bunların mesajı veriliyor ..

Yani insanların OLAĞANDIŞILIKLAR talebine, OLMAKTA OLANIN yani gözümüzün önünde olup bitenin bizzat kendisinin zaten olağanüstülük demek olduğu ile cevap veriyor. bakalım ne diyor ? ..

[Havarîler EY MEYREM OĞLU İSA, Rabbinden bize GÖKTEN BİR SOFRA İNDİRMESİNİ isteyebilir misin ? diye sormuşlardı da. [isa onlara] EĞER İNANMIŞ İSENİZ ALLAH’ın öfkesini çekmekten sakının diye cevaplamıştı. [fakat] Onlar [Biz istiyoruz ki ondan yiyelim, kalplerimiz tatmin olsun da senin bize doğru söylediğini bilelim ve ona tanıklık yapanlardan olalım] demişlerdi. Bunun üzerine Meryem oğlu İsa ALLAH’ım Ey bizim yegane Rabbimiz. BİZE GÖKTEN BİR SOFRA İNDİR. Bizim için, bütün zamanlar boyunca bir ziyafet ve kudretinden bir işaret olsun. Bizleri rızıklandır. Sen rızık verenlerin en hayırlısısın demişti. ALLAH da [BEN ONU SİZE İNDİRİP DURMAKTAYIM] Artık bundan sonra içinizden kim kâfirlik ederse ona dünyada hiç kimseye vermeyeceğim bir azap ile karşılık veririm. demişti][MAİDE SURESİ 112,113,114,115. AYETLER]

MAİDE: Sözlükte SALLAMAK SAĞA SOLA DOĞRU EĞİLMEK BAŞI DÖNMEK demektir.

–Kayma [MEYD] –Meydan, saha, alan [MEYDAN] –Atış alanı [MEYDANU’R-RİMAYE] –Hodri meydan [MEYDANU’T-TAHADDİ] –İş alanı, çalışma sahası [MEYDANU’L-AMEL] –Sofra, üzerinde yemek yenen masa [MAİDE] kelimeleri hep bu köktendir ..

Görüldüğü gibi yemeği ortaya çıkardığı, orta yere koyduğu için de sofraya MAİDE denmektedir.

Ayette geçen GÖKTEN GELEN SOFRA deyimi OLAĞANDIŞI MUCİZELER anlayışına hayli yatkın dini muhayyilemizde gökten özel olarak tepsi içinde inen bir sofra olarak algılanmıştır ! ..

Halbuki ALLAH’tan böyle bir istekte bulunması talebine karşılık cevap ortadadır.

Yukarıdaki pasajda böylesi bir talebe Hz. İSA [selam o’na]

Eğer inanmışsanız O’nun öfkesini çekecek işler yapmaktan sakının [takvalı olun] demekte [MAİDE SURESİ 112. AYET]

Ayetin tümünden ne anlamamız gerektiğinin dersini verircesine de ..

Hz.İSA: [Bizim için, bütün zamanlar boyunca bir ziyafet ve kudretinden bir işaret] [MAİDE SURESİ 114. AYET] istemektedir.

ALLAH da [Ben onu indirip durmaktayım hiç kuşkusuz][MAİDE SURESİ 115. AYET] diye cevap vermektedir.

Bizim için BÜTÜN ZAMANLAR BOYUNCA [evvelinâ ve âhirinâ] bir ziyafet ve KUDRETİNDEN BİR İŞARET olan şey nedir acaba ? …

Ayette geçen münezziluhs [ONU İNDİRİYORUM/İNDİRİP DURMAKTAYIM ifadesinin fiili-tef’il babı olduğu için bir taraftan bir şeyi çokça yapıp durmada diğer yandan da fiilin kök manasını mef’ule isnat etmekte kullanılır ..

BU DURUMDA MANA: [Siz gökten sofra indirilmesini istiyorsunuz. Oysa ALLAH zaten sürekli olarak o sofrayı indirip durmakta] Yeryüzünden biten bitkiler, akan sular, ağaçlar, meyveler, tarlalardan çıkardığınız ürünler, değirmenlerde öğüttünüz unlar hepsi ne ile oluyor sanıyorsunuz? ne yani eskiden mucizeler vardı da şimdi mi yok ? …

Gökten inen su olmasa, ekip biçtiğiniz toprak, ısındığınız ateş, soluduğunuz hava olmasa, bunlarla ürünler yetişmese ne ile doyacaksınız ? ..

Bütün bu rızıklar, ALLAH’ın tabiat sofrasında zaten sizin için üretilip duruluyor.

Tabiatı sizin için sofra kılan, sizi onunla besleyip yaşatan zaten ALLAH değil midir?

İşte bu bütün zamanlar boyunca ALLAT’tan size inen bir ziyafettir, kudretinin nişanesidir.

Şimdi bunu görmeyip hangi mantıkla gökten tepsi içinde sofra indirilmesini bekliyorsunuz ? ..

Burada [fiilin kök manasını mefule isnat etmek] denilen şey [gökten sofra indirmek] deyiminin [yerden ürün bitirmek] deyimine döndürülmüş olması durumudur ! ..

Zira KUR’AN’ın [iş ve oluş] [emr, kevn] tasavvuruna göre yerden biten her ürün demek gökten inen her rızık demektir ..

Örneğin siz tarlada buğday hasat ederseniz ALLAH [Size buğday verdik] der.
Siz çocuk yaparsınız ALLAH [Size çocuk bağışladık] der …

Şu halde maide demek, ortada, meydanda, açık tabiatta olan nimetlerin insanoğluna ziyafet olarak [rızık] sunulup durulması ve bunun ALLAH’ın sofrası manasına gelmesi demektir ..

Öyle görünüyor ki ayette kastedilen sofra budur.

Bütün zamanlar boyunca indirilip durulan kudretinden bir işaret bundan başkası olabilir mi ? ..

İnsanlar söze dayalı apaçak delilleri [ayâtun beyyinat] yetersiz bularak neden ısrarla olağandışı mucizeler istemekte ve olmayınca da peygamberleri reddetmektedirler.

Acaba KUR’AN bu tür taleplere ne cavap vermektedir ? ..
[Kendilerine doğru yolu gösteren rehber geldiğinde insanların imana yanaşmamasının nedeni ALLAH bir insanı mı peygamber gönderdi? demelerinden başka bir şey değildir. Söyle onlara: Eğer yeryüzünde yürüyen melekler iskân etmiş olsaydı, elbette onlara peygamber olarak gökten bir melek gönderirdik] [İSRA SURESİ 94,95. AYETLER]

Dikkat edilirse ayet tüm insanlar hakkında genel bir ilke koyuyor;

İnsanların imana yanaşmamalarının nedeni Bizim gibi bir beşerden peygamber mi olurmuş demeleridir.. Bu ilke geçmişe dönük bütün zamanlar ve mekanlar için geçerlidir. Çünkü genelleme yapılıyor.

Demek ki insanlar kendileri gibi yiyip içen, çarşılarda dolaşan bir İNSANİ/BEŞERİ peygamberliğe layık görmemekte ve ondan OLAĞANDIŞILIKLAR beklemektedirler tıpkı bizler gibi böyle bir şey olmayınca da uydurup dururlar değilmi ? ..

Peygamber dediğin okuyup üfürür, bir el çırpmasıyla dağları oynatır, Uhut dağını altın yapar, yerden hazineler fışkırtır, gökten sofra indirir. BİZİM GİBİ BİRİSİ BU böyle peygamber mi olur ? .. anlayışı, insanların zihninde eski dünya dinlerinden kalma bir alışkanlıktır ..

Çünkü o dinlerin din adamları, kahinleri, mecnunları [cinlerle konuşan medyumları] bunu yapmaktaydılar. Yani bir takım sihir, büyü, tılsım OYUNLARIYLA ZİHİN TUTULMALARI YAŞATARAK gizemli bir havaya bürünmekte ve bunun kendilerine Tanrı tarafından verildiğini iddia etmekteydiler.

Karşılarında ÜMMİ yani bu din bezirganı sınıfından olmayan, halkın/umumun içinden gelen birinin peygamberlik iddiasını duyunca bunu MESLEK DIŞI bularak dışladılar.

Alelade birisi bu, hani nerede MUCİZE KEHANET SIR TILSIM BÜYÜ ? .. dediler

Dikkat edin hala da öyledir ! ..

Geçmişte yaşamış insanlar böyle yaptığı gibi, bugünde ve gelecekte de böyle yapmaya devam edeceklerdir. Çünkü mucize, kehanet, sır, tılsım, büyü dini olan TAPINAK DİNLERİ ile, söz, akıl ve vicdan dini olan GERÇEK HAYAT DİNİ [İSLAM] tarih boyunca hep birbirine karıştırılmıştır.

Hatta birinciler ikincisini hep bastırmış, istila etmiştir …

Dikkat edin hala da öyledir ! ..

Oysa KUR’AN bu tür bir DİN anlayışını reddetmekte ve mücize ve kehanet talebinin geçmişte de, ümmi peygamber zamanında da reddedildiğini, ALLAH’ın yönteminin bu olmadığını söylemektedir nasılmı ? ..

[Bizi mucizelerle peygamber göndermekten alıkoyan şey, onu yorumlayanların yalanlamasıdır. Semud kavmine o dişi deveyi verdik. Ama onlar bunu hiç kâle almadılar. Biz ayetleri ancak uyarıp korkutmak için göndeririz] [İSRA SURESİ 59. AYET]

YANİ: Bizi mucize göndermekten alıkoyan şey, mucize gelse bile onu tevil edenlerin/yorumlayanların [evvelun] yine de onu yalanlayacak, inkar edecek olmalarıdır ..

Böylesi kişilere mucize bile fayda vermeyecektir ..

Kaldı ki kalplerinde kendi istekleri ile iman olmadıkça inanmak zorunda kalacakları bir mücize karşısında mecburen inanıyor görünmelerinin de bir faydası yoktur ! ..

Bu nedenle onların güce dayalı delil [sultanun mubin] taleplerine karşılık söze dayalı delil [ayâtun beyyinât] ile karşılık veriyoruz. Ki SÖZE KİM İNANIYOR KİM İNANMIYOR ORTAYA ÇIKSIN. KALDI Kİ ONLARIN İSTEDİĞİ MUCİZE TÜRÜNDEN GÜCE DAYALI DELİLLERİ İZHAR EDECEK GÜCÜMÜZ DE VAR. FAKAT KENDİ ÖZGÜR İRADESİ İLE İNANAN İLE İNANMAYAN ORTAYA ÇIKSIN İSTİYORUZ. bu da ancak SÖZ ile olacağından insanlığı EŞİT şartlarda imtihan ediyoruz.

İmtihanın sorularını herkese eşit şekilde soruyoruz ..
Kimseye kopya vermiyoruz, iltimas geçmiyoruz ..
Geçmişte ne ise bugünde o diyoruz ..
İmtihanın gereği neyse onu yapıyoruz ..

Böylece her ümmete [topluluğa, halka, çağa, uygarlığa] peygamber göndermişizdi

Her bir toplum içinde, ALLAH’a kulluk edin ve putperestlikten sakının, diyen bir elçi gönderdik..] [NAHL SURESİ 36. AYET]

Keza her peygambere de söze dayalı apaçık deliller [ayâtun beyyinât] vermişizdir

Sizden öncekilerin haberleri gelmedi mi? Kavmi Nuhun, Âdın ve Semudun ve daha onlardan sonrakilerin ki tafsıllerini ancak ALLAH bilir, onlara resulleri BEYYİNELER’le geldiler…][İBRAHİM SURESİ 9. AYET]

Kimi müfessirler bu ayetin açıklamasında, Hz. Muhammed’e [selam o’na] mucize olarak sadece KUR’AN’ın, önceki peygamberlere ise bir takım olağandışı mucizelerin verildiği kanaatindedirler ! ..

Bu görüş tutarsız ve çelişkili görünüyor ..

Çünkü bütün peygamberlere verilen aynıydı ..

Hiç birisine de [insanları imana getirmek için] söze dayalı apaçık deliller [ayâtun beyyinat] dışında bir şey verilmemişti. Öncekilere verilmişti ama sonrakine verilmedi diye peygamberler arasında ayrım yapılamaz. [la nuferruqu beyne ahadin min rusulih] Öyle görünüyor ki bu görüş KUR’AN’ın [genel ilke] olarak ortaya koyduğu naklî delillere ve İNSANLIĞIN EŞİT ŞEKİLDE İMTİHAN EDİLMESİ SORULARIN HERKESE AYNI SORULMASI şeklindeki aklî delile ters düşmektedir ..

Sözkonusu genel ilkeyi şu tür ayetlerden çıkarıyoruz:

[Sizden önce kimler geldi kimler geçti haberiniz var mı?
Nuh, Ad ve Semud halkları ve onlardan sonrakiler
Bunların durumunu ancak ALLAH bilir.
Onlara peygamberleri söze dayalı apaçık delillerle [beyyinât] gelmişti.
Kuşku ve tereddüt içinde [Bunlara inanamayız, yo hayır, olacak şey değil] demişlerdi.
Peygamberleri demişti ki: [Hiç gökleri ve yeri yaratan ALLAH’tan şüphe edilir mi ?
O sizi günahlarınızı bağışlamak için çağırıyor ve belirli bir süreye kadar mühlet veriyor.
AMA ONLAR Siz de bizim gibi bir insansınız, bizi babalarımızın taptıklarından döndürmek istiyorsunuz. MADEM ÖYLE APAÇIK MUCİZE GETİRİN demişlerdi.
Peygamberleri onlara DOĞRU BİZDE SİZİN GİBİ ANCAK BİR BEŞERİZFAKAT ALLAH KULLARININ YÖNELİŞİNE GÖRE KARŞILIĞINI VERİR
ALLAH’ta bir karşılığı olmadıkça size mucize getirmek bizim haddimiz değildir.
Müminler ALLAH’a dayanıp güvenmelidir. DEMİŞLERDİ.
[Ve devamla] ALLAH’a niçin güvenip dayanmayalım ki? O bizlere yürüyeceğimiz yolları gösterdi. Yaptığınız eziyetlere göğüs gereceğiz; dayananlar sadece ALLAH’a güvenip dayanmalıdır..]
[İBRAHİM SURESİ 9,10,11,12. AYETLER]

Görüldüğü gibi bu ayetler BÜTÜN peygamberler için geçerli GENEL İLKE koymaktadır.
Ayette çoğul kipiyle ve genelleyerek NUH AD SEMUD VE ONLARDAN SONRAKİLERE PEYGAMBERLERİ [resul] SÖZE DAYALI APAÇIK DELİLLER [beyyinat] İLE GELMİŞLERDİ Onlar da madem öyle bize mucize getirin demişlerdi. DENMEKTEDİR.

Bu bütün peygamberlerin halklarının karşısına aynı Hz. Muhammed [selamo’ona] gibi SÖZ İLE AÇIKLAMA YAPMAYA DAYALI DELİL [beyyinat] ile çıktıklarını ve mucize talepleri karşısında aynı Hz. Muhammed [selam o’na] gibi cevap verdiklerini gösterir ..

Gerçi ayetler ile yeteri açıklamayı yapsakta birileri efendim ben böyle bilmiyordum buda yenimi çıktı. hiç duymamıştık. eski köye yeni adet mi. gibi eleştirel söylemlere maruz kalacaksakta cevabımız evet eski köye KUR’AN’i adet olacaktır. devamla Peygamberlerin ve halkların zaman zaman karşılaştıkları bir takım alışılmadık, insanların olağandışı, doğaüstü dedikleri olaylara gelince şu hadis belki bir fikir verebilir.

[Güneş ve ay Allah’ın ayetlerinden iki ayettir. Bunlar ne bir kimsenin ölümü ne de yaşaması için tutulurlar. Ancak Allah Azze ve Celle bunlar ile kullarını uyarır. Güneş ve ayın tutulduğunu görürseniz, ALLAH’ın zikrine, dua ve istiğfara koşun. Sonra şöyle buyurdu; ALLAH’a yemin ederim ki sizin hiç biriniz kölesi ve cariyesinin zina etmesinden ALLAH’tan daha kıskanç değildir. Ey Ümmeti Muhammed Vallahi siz, benim bildiğimi bilseydiniz az güler çok ağlardınız] [bknz; İbn Kesir]

Hz.Peygamber’in [selam o’na] bu sözü çocuğunun ölümünün bir güneş tutulması gününe denk gelmesi üzerine yayılan söylentiler üzerine söylediği unutulmamalıdır ..

Yine görüyoruz ki MUSA’ya verilen DOKUZ AYET’in hepsi de söze dayalı apaçık deliller [ayâtun beyyinât] olan bir takım [KELİME VE SÖZLERDİR]’dir.

Şu hadis de bunu apaçık tefsir ediyor;

[Bir Yahudi arkadaşına Bizi şu peygambere götür de APAÇIK DOKUZ AYET hakkında soralım dedi. Bunun üzerine biz hep beraber Hz.Peygamber [sav] ‘in yanına gittik. O İKİSİ SORUYU SORDULAR.
Hz.Peygamber [sav] şöyle buyurdu:

Bu dokuz ayet;

1- ALLAH’a hiçbir şeyi ortak koşmamanız [şirk] 2- Hırsızlık etmemeniz
3- Zina yapmamanız
4- Adam öldürmemeniz
5- Sihir yapmamanız [aldatma] 6- Faiz yememeniz
7- Evli kadına zina iftirasında bulunmamanız
8- Savaşta kaçmamanız
9-Cumartesi yasağına riayet etmenizdir.
dedi.

Bunun üzerine o iki Yahudi ayağa kalktı ve Hz. Peygamber [sav]’in ellerini öperek şöyle dediler. ŞEHADET EDERİZKİ SEN PEYGAMBERSİN. Eğer kavmimiz tarafından öldürülmekten korkmasıydık, hiç şüphesiz sana tabi olurduk][bknz; Razi, Kurtubi, İbn Kesir]

Öte yandan Musa’nın asayı yılana çevirmesi, elini bembeyaz olmuş halde göğsünden çıkarması, denizin yarılması, kayadan su fışkırması, Hz. Salih’in dişi devesi, Hz. İsa’nının ölüleri diriltmesi, körleri iyi etmesi, Hz. Yunus’un balığın karnına girmesi, Yusuf’un gömleğinin babası Yakup’un kör olan gözlerini iyi etmesi, Ashab-ı Kehf’in üç yüz yıl uyuması, Hz. İbrahim’in ateşten kurtarılması vb. Kuran’da anlatılan olayların hemen tamamı İsrailiyat etkisinde yorumlanmaktadır.

Müslüman aklın bu noktada özgün yorumlar üretemediğini, işin kolayına kaçarak zaten haham düzmeceleriyle dolu Tevrat’a bakıp tefsir yaptığını görüyoruz.

KUR’AN tefsirini düzmece Tevrat/Talmud tasallutundan kurtarmak gerekmektedir.

Bu tür kıssalarda anlatılan olaylara haham muhayyilesinde resmedildiği anlamda MUCİZE denemez.

KUR’AN’a göre bunların hepsi AYET’tir.

Kimisinde yanlış anlama, kimisinde İsrailiyat etkisi, kimisinde KUR’AN’ın VARLIĞIN DİLİYLE KONUŞAN edebi hitabet dilini anlayamama, kimisinde dönemin tanrı, din ve devlet telakkilerinden bihaber olma söz konusudur..

Demek ki KUR’AN kıssalarını bir mücize dini olan Yahudiliğin ve bir kehanet dini olan Hrıstıyanlığın etkisinden kurtararak, bir SÖZ AKIL VE VİCDAN dini olan İSLAM’ın berrak ve apaçık mesajı doğrultusunda yeniden ele almak gerekmektedir.

Bunun için kapsamlı çalışmalar yapılmasına şiddetle ihtiyaç vardır ! ..

Görebildiğimiz kadarıyla şu ana kadar bu konuda iki tefsir metodu izlendi ! ..

klasik müfessirlerin BU MÜCİZEDİR ALLAH’IN KUDRETİN’DEN ŞÜPHEN Mİ VAR? anlayışı ve BU BİR EFSANE VE MİTOLOJİDİR KUR’AN BUNU MESAJ VERMEK İÇİN KULLANMIŞTIR anlayışı ! ..

Ya mucize ya da aslında olmamıştır mantığı ! ..

Kanaatimizce her ikisi de yanlıştır ! ..

Bizim izlediğimiz metodun bu ikisi de olmadığını görmek için ne söylediğimize iyi bakılmalıdır.

Örneğin Hz. Yunus’un balığın karnına girmesi olayı ne mücizedir ne de efsane/mitolojidir.

Bunu anlamak için KUR’AN tefsirine getirdiğimiz bir yenilik olan ve şu ana kadar hiç yapılmamış bambaşka bir ufuktan haberdar olmak gerekmektedir ! ..

Dönemin kendi etkin tarihi, tanrı, devlet, imparatorluk ve din telakkisi, teolojisi, jeopolitiği, simgeleri, armaları, arkeolojik kazıları, kil tapletleri, yazma nüshaları vs. üzerine araştırma yapmadan hemen açıp Tevrat’tan nakiller yapmak tefsir değildir.

O zaman, örneğin Musa’nın asayı yılana çevirmesinin, Ashab-ı Kehf’in üç yüz yıl uyumasının, Yunus’un balığın karnına girmesinin, Süleyman’ın kuşlarla, karıncalarla veya hüdhüdle konuşmasının tam da yerine oturtuğu görülecektir ! ..

[Bu tür KUR’AN kıssalarına dair yorumları ilerleyen makalelerimizde okuyacaksınız]

Şu halde mucize olağandışılık demek değildir ..

Bilakis mucize ACİZ BIRAKAN demek olup olağan olduğu halde görkem veya ihtişamı karşısında aciz kalışı ifade eder ..

MESELA güneşin doğuşu ve batışı olağandır; her gün aynı yerden son derece dakik bir şekilde doğar ve aynı yerden dakik bir şekilde batar ve fakat bu insanı aciz bırakan bir şeydir.

Yani ayet OLAĞAN/SIRADAN şeyler, mucize de OLAĞANÜSTÜ/SIRADIŞI şeyler demek değildir

Tabiatta bir normal olan bir de mucize olan diye bir ayrım yapılamaz ! ..

Normal olan tabiatın işi mucize olan ALLAH’ın işi diye görülemez ! ..

Bilakis her ikisi de ALLAH’ın davranışı ve karakteridir ! ..

ALLAH’ın davranışı ve karakterinde ise çelişki yoktur ! ..

Eğer tabiatta künhüne vakıf olamadığımız, aklımızın almadığı işler oluyorsa bu, aslında normal olan bir şeye güç yetiremediğimiz, bizim aklımızın ermediği, karşısında aciz kaldığımız anlamına gelir ..

Çünkü ALLAH ile tabiat, deniz ile balıkların iç içe geçmiş olması gibi her an her yerde birliktedir [bir değil] Balıklar, denizin içinde alışılmadık bir olağanüstülük görünce buna mucize deyip şaşabilirler. Fakat deniz tabiatının gereğini yapıyordur ve onun için olay gayet normaldir ..

Teşbihte hata olmaz burada yaratılmışların ALLAH ve oluş ilşkisini betimlemek için bir benzetme [teşbih] yapacak olursak durum deniz ve içindeki sualtı varlıklarının haline benzemektedir..

Tanrı deniz ise bizlerde denizin içindeki balıklar gibiyiz..
Balıklar birbirini yiyor,sokuyor,birbirine zarar veriyor, bu onların birbirine kötülüğü oluyor..
Fakat bütün bunlar denizin içinde olup bittiği için Tanrı [HEPSİ BENDEN DİYOR]
diyor.

Şu halde ALLAH her an bir iş ve oluştadır ..

Söz konusu bu iş ve oluşlar [şe’n, emr, kevn, halq] noktası konulmuş, bitmiş de değildir.

Demek ki mucize diye bilinen AYET noktası çoktan konmuş mekanik bir işleyişin kanunlarına dışarıdan müdahale edip işleyişi tersine çevirmek değil, bilakis noktası konulmamış, sürmekte, olmakta, oluşmakta olan bir yaratma sürecinin yeniden yaratılış pozisyonlarıdır ..

Öyle ki bu yaratmalar her defasında birbirinin içinden YARILIP çıkarak [felaq] boyuna inkişaf eder.
Tıpkı her defasında güneşin karanlıkları yararak, tohumun toprağı yararak, civcivin yumurtayı yararak, bebeğin rahmi yararak oluşa [kevn] katılması gibi.

ALLAH bunun için YARILARAK ORTAYA ÇIKANIN RABBİ [Rabbu’l-felaq] dır.

Böylece yokluk karanlıklarının denizinden her defasında OL [kun] emriyle yeni bir iş ve oluş [şe’n, emr, kevn, halq] çıkarak varlığa bürünür.

Aslında bu ALLAH’tan gelen, ALLAH ile birlikte süren ve ALLAH’a giden kozmik bir yolculuktur.

İşte AYET bu yolculukta gördüklerimiz veya görmediklerimiz, alışık olduklarımız veya olmadıklarımız, karşısında aciz kaldığımız veya normal bulduğumuz, son derece sıradan gelen veya bizi şaşkına çeviren ve fakat hepsi de TEK BİR BÜTÜN olan ilâhî davranış ve karakter ile ilişki kurmamızı sağlayan bir tür DİL İŞARET GÖSTERGE olmaktadır …
Unutulmamalı ki Hz. Peygamber’in çocuğunun öldüğü gün meydana gelen güneş tutulması bugünkü güneş tutulmasının aynısıdır.

O günkü ay bugünkü ayın aynısıdır.

O günkü yıldızlar bugünkü yıldızların aynısıdır.

Mucize güneşin tutulması değil, güneşin bizzat kendisidir.

Mucize ayın yarılması değil, ayın bizzat kendisidir.

Mucize yıldızlardan fal bakmak değil, yıldızların bizzat kendisidir.

Neden başımızı kaldırıp her gün doğan güneşe, her gece görünen mehtaba, her mahtablı geceyi süsleyen yıldızlara bakmıyoruz ? ..

Mucize gösterilip duruluyor, görmüyor muyuz ? ..

Ne var ki bunlarda, hiçbir şey göremiyoruz, her şey gayet normal. Olağandışılık yok mu olağandışılık mı diyorsunuz ? ..

Eğer derinden bakabilsek, sadece bakmayıp görebilsek, Hz. Peygamber’in dediği gibi vallahi az güler çok ağlardık ! ..

Mucize, kehanet, sır, gizem, tütsü, tılsım mı arıyorsunuz ? ..

[Karşılarında okunup duran, sevgi ve merhamet kaynağı kitabı sana indirmemiz yetmedi mi?..][ANKEBUT SURESİ 51. AYET]

SEVGİ ve MERHAMET kitabı yetmedi mi ? ..

SÖZ, AKIL ve VİCDAN dini yetmedi mi ? ..

İMAN, AŞK ve CİHAD çok mu zor geldi ? ..

Etiketler
Daha Fazla Göster

İlgili Makaleler

Bir Cevap Yazın

Başa dön tuşu
Kapalı
Kapalı
%d blogcu bunu beğendi: