DENEMELERYAZILAR

Haniflik, Deizim ve Özgürlük

Haniflik, aşağıda kavramsal çerçevesinin de verileceği gibi kurumsallaşmış, entropiye uğratılmış olan dini düşünceden, sosyal, ekonomik, politik vb. her tür yozlaşmışlıktan bir tür dönüştür ve bu dönüş fıtratla yani insanın asli doğasıyla ilgilidir.

Peki, İnsanın asli doğası nedir?

Fıtrat kavramından hareketle “insan doğası” ele alınacak olursa fıtrat, f-t-r: yararak ortaya çıkma, ayırma, ayrılma, yarma anlamlarıma gelir. İbn-i Arabi’ye göre fıtrat “Hakk’ın, yaratıkları üzerinde yarattığı tevhid (birlik/özsel/asli) bilgisidir. Kul, özü itibariyle kulluğunda temizdir. Çünkü fıtrat üzerinde yaratılmıştır.” Burası insanın fıtratıdır.

Hanif kelimesi lügatte, yanlış olanı bırakıp doğruyu seçen, istikâmet üzere bulunan, bâtıl/sömürü inançlardan kaçıp yalnız bir olan Allah’a iman eden “muvahhid” demektir. Muvahhidlik, salt ontolojik bir düzeyde Allah’a iman değil, aynı zamanda bu imanın her alana (sosyal, politik, ekonomik vb.) yansımasını ifade eder.

Cahiliye döneminde, her türlü sapkınlıktan ve putperestlikten yüz çevirip Hakk’a yönelen, Hazreti İbrahim’in dinine bağlı kalarak yalnız bir olan Allah’a inanan kimselere de Hanif denirdi. Varaka bin Nevfel, Abdullah bin Cahş, Osman bin Huveyris, Zeyd bin Amr, Kuss bin Sâide gibi kişiler Haniflerden bazılarıdır. “İbrahim ne bir Yahudi idi ne de bir Hıristiyan. O, sadece Hanif bir Müslümandı/Allah’a teslim olandı. O müşriklerden değildi.” (Ali İmran Suresi 67)

İnsanın, kendisini esir alan tüm bağlardan kurtulması için benliğini esir eden şeyleri parçalayarak (fıtrat: yarma, parçalama, ortaya çıkma) “kendini” var kılması gerekir.

Bu yarma ve parçalama işlemini ve sürecini “kendisini bir bütün olarak”, bi-zatihi “şahıs, zat” olarak kavraması, kendisini tanıması ve bilmesi için yapması gerekir.

Bu süreç, benliğin bütünsel olarak idraki için şarttır, değilse birey ya esir alınmıştır ya da parçalanmıştır. Benliğin kalıplardan, tutkulardan, egodan, her tarafı işgal eden kapitalist kuşatmadan, kör gelenek ve göreneklerden, dinsel inançlardan, her türlü hurufat ve cürufattan vb. kurtulabilmesi için ancak yüksek düzeydeki deneyim, duygulanımlar ve içsel sarsıntılarla mümkün olabilir.

İslam düşünce geleneğinde özellikle tasavvuf geleneği buna “riyazet” (arınma) der. Benliğin, nefsin kendisini kirlettiği tüm esir alma ve bilinç dışının tüm saptırmalarından arınarak bi-zatihi kendisi olarak, kendisini bir dış dayatmayla değil “kendisini, kendi benliğiyle idrak etmesi” elzemdir. Benliğin, özne oluşun “ben-insan-idrak” durumunun gerçekleşmesi ancak özgür bir özne, şahsiyet ve ferdiyet inşa edebilir.

Ferdiyet ve şahsiyet olmanın temel amacı özgürleşmedir. Şahsiyet “kendisine dışarıdan işaret edilemeyen”, kendisi ancak kendi vasıtasıyla “müşahhas” olandır. Yani şahsiyet, dışardan yüklemenin, en asgari dayatmanın olduğu mekândır. Burada şahsiyet dışarıdan bir dayatma ve tanımlamayla var olan ve tanımlanan değildir. O, kendisini ancak kendi zatıyla, bir bütün olarak idrak ettiğinde müşahhas/görünür/var olur. Böylece bir işaret edene, bir tanımlayıcı ve tanımlama dayatmasına mecbur ve maruz kalmaz.

Şahsiyet/özne fıtrat üzerinden ve ortaya çıkan Hanif duruş açısından işaret edilemeyen olduğu için onun varlığı, var oluşsallığı yani ontolojik zemini bedihidir/apaçıktır. Apaçık olan, bedihiyat gereği varlığı tanıma ve tarife muhtaç değildir. Değilse var olma biçimi, dışarıdan işaretlenmiş, tarif ve tanıma tabi tutulmuş ve dolayısıyla dayatmaya ve asimilasyona maruz kalmıştır. Bu maruz kalış ve muhtaçlık “işaret edilen, bir işaret edene muhtaçlık” olduğu için benlikten, şahsiyetten, özneden ve bunlara bağlı olarak bir özgürlükten bahsedilemez. Artık özne, nesne konumuna düşmüştür ve kendisini bi-zatihi kendisi olarak idrak edemez. Kendilik sadece geçiciliğin manipülatif olarak devamıdır. Nesne olan bir şey işaret edilen, işaret edilerek gösterilen pasif bir konumda olup iradesini gerçekleştiremez ve ortaya koyamaz ve dahi özgürlükten de bahsedilemez. Oysa insanın en asli ontolojisi, onun özgürlüğe meyilli oluşudur.

Haniflik, fıtrata dayanan, özgür bir özne olan, şahsiyet ve ferdiyetini kendisi olarak idrak eden bir duruş, düşünce ve inanma biçimdir. Bu anlamda her Müslüman aynı zamanda Hanif’tir. Bozulmamış, yozlaşmaya karşı direnmiş, her türlü bozulmuşluk halinin de terkinden kaynaklanan bir idraktir. Tarih boyunca dinin ilk ortaya çıktığı kaynaktan uzaklaşıldıkça meydana gelen parazitlenmeler, küflenmeler, entropiler/düşünsel bozunumlar kendisini “Haniflik ve fıtrat” olarak aramaya başlar.

Tarihsel süreç içinde saltanat ve hanedanlar, bazı ulema kesimleri ve düşünce akımları tarafından İslam’ın yüklemeye tabi tutulması, dinin özündeki parazitlenmeyi ve entropiyi arttırmış, gelinen modern dönemde çözülme ve çürümeyi en üst seviyeye çıkarmış görünmektedir. Bu duruma, vicdanın iç sesini dinleyen birinin, bu dairenin içinden kalarak tahammül edebilmesi mümkün değildir. Vaaz dilinin yarattığı dayatma, her ortamda hadis ve ayet bombardımanına maruz kalma ve ilahi olanın aşırılaştırılması, hayata tekabülü noktasındaki çelişki ve kopukluk, anlamsızlığı da beraberinde getirmektedir.

Özellikle Türkiye’de hızlı bir deizm ve ateizmin yaygınlaşmasının ortaya çıktığı bir vakıadır ve en nihayetinde Müslümanlara düşen bunun temel sebeplerini sorgulamak ve bu seçimlerde bulunan insanlara hüsnü zan beslemektir. Tekfir, küfür, hakaret, ötekileştirme vb. tutumlar acziyettir, yetersizliğin manipülasyonu ve dahi ekonomi-politik, bürokratik, medyatik, toplumsal rantın meşrulaştırılmasıdır ki bu tutum zulümdür. İnsanları, kurumsallaşmış, hak, hukuk, adalet ve özgürlük açısından zaptu rapt altına almaya çalışan bir yaklaşım hakperestlik değildir. Bu soruna dair ortaya konulan yaklaşımlar “İslamcı, muhafazakâr” zevatın feryad-u figanından öteye bir okuma ve anlamaya da tabi tutulamamaktadır.

İnsanları dinin namına zaptu rapt altına almak İslam’ın özüyle de bağdaşmamaktadır. İslam açısından “hak ve batıl” olan belirlenmiş “De ki: Hak, Rabbinizden gelendir. Artık dileyen iman etsin, dileyen inkâr etsin.” (18/Kehf-29) ilkesi mucibince ehl-i vicdana ve hürriyete inanan bir mümin şunu açıkça bilir ki “Özgürlük olmadan iman olmaz.” Bu minvalde İmam Maturidi Bakara suresinin 256. Ayetini (Dinde zorlama yoktur.) tefsir ederken şunu vurgulamaktadır: Bu ayet İslam’a inanmayan için değil, bizzat İslam dairesinde olanları kapsar. Müslüman olmayan birine zorlama yapmak mümkün değildir. Özgür bir iradeyle karar verilmeyen iman, zaten iman değildir. Bırakın Müslüman olmayan birini, Müslüman olan biri açısından dahi dinin emir ve yasakları dayatılamaz. O halde imanın birinci şartı özgürlüktür ve özgürlük olmadan iman olmaz; özgürlük imandan önce gelir.

Bu cihetle, deizme dair yaklaşım iki şekilde ortaya çıkmakta olup, ikisi de insanların özgürlüğünü dışlayan bir tutum sergilemektedir. Birinci tutum tekfir eden, aşağılayan, hakaret eden bir yaklaşıma sari olup bunun zaten bir tür despotizm olduğu izahtan varestedir. İkinci yaklaşım ise deizmi Haniflik ile özdeşleştirmektedir. İki yaklaşım da özgürlük karşıtı olup, her iki yaklaşımın da insanları Müslümanlık dairesinde tutmanın handikapı içindedir.

Birincisi zaptu- rapt altına alma, ikincisi de aslında bunun bir tür Haniflik olduğundan dem vurarak insanları İslam dairesinde tutma gayreti içindedir. İkisinin de ortak hareket noktası aynı yere varmaktadır. Deizm denilen olgu eğer bir tür Haniflik ise Haniflik zaten İslam dairesi içinde Kur’an tarafından ortaya konulan bir hakikattir ve bu hakikat, İslam’ın kendisinden bağımsız bir kategori değildir. Dolayısıyla kendilerini Hanif olarak tanımlayanlar Müslüman’dır ve deist vurgu ise kurumsal dine tepkinin bizzat dinin inkâr edilmesinin dışavurumudur.

Bu cihetle kendilerini deist olarak tanımlayanlar Hanif olamazlar. İslam ve iman dairesinden çıkmadır, bu vakıanın üstünü “bir tür Haniflik” ile örtmenin hakikati yoktur. Belki bir arayış biçimidir ve saygı duyulması hatta saldırılar karşısında korunması ve savunulması gerekir.

İslam’ın esası hürriyet ve barıştır. Hürriyet olmadan barış da mümkün değildir. Barış ancak hür ve eşit insanlar arasında olabilir. Önemli olan, insanlık orta paydasında, insan olmanın haysiyetini, onurunu ve özgürlüğünü korumaktır. Bu açıdan İslam’ın ne kadar özgürlüğe hem hakkı hem de ihtiyacı varsa, ateizmin, deizmin ve sair diğer inançların da özgürlüğe o kadar hakkı ve ihtiyacı vardır. Hâkim olan İslam veya Müslümanlık ise Müslüman olmayan inançlar kendilerini İslam ve Müslümanlık şemsiyesi altında güven, huzur, hak ve hukuk, adalet ve özgürlük içinde güvende hissetmelidir. O zaman belki Müslümanlığın (İslam’ın değil) özgürlük talepleri de sahici olabilecektir.

Ey talib-i hakikat! Öyle de; “İslamiyet güneş gibidir, üflemekle sönmez. Gündüz gibidir, göz yummakla gece olmaz. Gözünü kapayan, yalnız kendine gece yapar.”

Gürgün Karaman

Etiketler
Daha Fazla Göster

Gürgün Karaman

Gürgün Karaman, 1976 yılında Ağrı’nın Doğubayazıt ilçesinin Subeşiği köyünde doğdu. İlk, orta ve lise öğrenimini Ağrı’nın Diyadin ilçesinde tamamladı. Atatürk Üniversitesinden mezun oldu. MEB'de öğretmenlik görevi yapmaktadır. Evli ve dört çocuk babasıdır. Edebiyat, Felsefe ve İslam düşüncesi üzerine yazılar paylaşmaktadır.

İlgili Makaleler

Başa dön tuşu
Kapalı
Kapalı
%d blogcu bunu beğendi: