DENEMELER

Taklit / Bir Hayat Tarzı Olarak “Taklitizm”

      Maide 104   : …….atalarımızı üzerinde bulduğumuz inanç bize yeter.

Kılıç takmak, bir kimsenin omzuna kılıcın askısını yerleştirmek.
Birine gerdanlık takmak; görev vermek, başkasının yaptığı biçimde davranmak gibi manalara gelir. Boyna takılan her tür şey ve bir şeyin etrafını çeviren/ onu kuşatan her tür şey buna benzetilmiştir.

“Fıkıh usulünde, bir sözü delilsiz olarak kabul etmek ya da bir kimsenin şer’i delillerden olmayan sözüyle, şer’i bir delile dayanmadan, amel etmek. Dayandığı deliller bilinmeden bir müctehid veya bilginin sözüne göre amel edilmesi durumunda taklit gerçekleşmiş olur. Taklit edene mukallit denir. Fakat taklit ile tabi olmak karıştırılmamalıdır. İttiba, bir müctehidin ictihadını, delillerini inceleyerek benimsemedir. Hicri ikinci yüzyılın ortalarına doğru ortaya çıkan taklidin cevazı, dördüncü yüzyıldan bu yana tartışıla gelmektedir.”

Taklîd, delilsiz olarak başkasının görüşüne tabi olmak şeklinde yapılan tanımıyla, sebepleriyle ve çeşitleriyle İslâm inanç ilkelerine ve düşünce hayatına etkileri ile hayati öneme sahip bir konudur. Örfe tabi olmak ile taklidin karıştırılması da bu konunun yeterince anlaşılmadığının göstergesidir.

Kur’an’ın taklide dair en ufak bir iması dahi bulunmazken aksine taklide ve mukallitlerin oluşturmuş olduğu  zihniyete karşı, Kur’an indiği dönemde mücadele ederek sürekli zemmetmiştir. Kur’an bize bu durumu şu şekilde aktararak bu mücadeleyi evrenselleştirmiştir:

5 / Maide 104 : …atalarımızı üzerinde bulduğumuz inanç bize yeter diyorlar. Ya ataları hiçbir şey bilmeyen ve doğru yolda olmayan kimseler idiyseler de mi?

31 / Lokman 21 : …‘Allah ın indirdiklerine uyun!’ denildiğinde: “Asla, biz sadece babalarımızın hayat tarzına uyarız!” derler. Ne yani, şeytan onları çılgın bir ateşin azabına çağırmış olsa da mı (bunda ısrar edecekler)?

43 / Zuhruf 22 : … refah içerisinde şımarmış seçkinleri hep şunu söylediler: “Biz atalarımızı geleneksel bir inanç üzerinde bulduk, şu halde bize düşen onların izini takip etmektir. (O peygamber de): “Ne yani, ben sizi atalarınızı üzerinde bulduğunuz yoldan daha doğrusunu göstersem de mi?” dedi(ler).

9 / Yunus 78: (Yönetici seçkinler) dediler ki: “Sen bizi atalarımızı üzerinde bulup izlerini takip ettiğimiz yoldan çevirmeye ve bu şekilde kendinize ülkede iktidar yolunu açmaya mı geldin?  Fakat biz, her ikinize de asla inanacak değiliz.

Kur’an’ın apaçık bu uyarılarına rağmen  İslam düşünce dünyasına taklitçilik hastalığının kimlerin eliyle nasıl girdiği düşündürücüdür. Kur’an’da bulunan  “Bilmiyorsanız, zikir ehlinden sorun” (en-Nahl, 16/43) ayetinin yanlış anlaşılması sonucu, taklitçiler bu ayeti dillerine pelesenk edinmişlerdir. Aslında “zikir”: Kur’an’da vahy anlamında kullanılmıştır. Bir ayeti anlayamayanın o ayeti bu işin uzmanına sormasından daha doğal ne olabilirdi; ama maalesef bu ayet taklitçiliğe malzeme edinilmiştir. Bu ayetten de yola çıkarak genel bir hükme varılmış ve bu hüküm sonucunda da kendileri taklit edilen, dinde ruhban bir sınıf oluşturulmuştur. Bu sınıfı vahyin yerine hakikatin merkezine oturtunca düşünce de doğal olarak donmuştur. Ruhban bir sınıfın olduğu bir yerde de mecburen onlara hizmet eden bir mukallitler yığını oluşmuştur.

Geri Kalmış Toplumların Yönetim Tarzı: Taklitizm


…akıllarını iyi kullanmayanları Allah rezillik (pislik) içinde bırakır.” (10 / Yunus 100)

Onlara “Allah’ın indirdiklerine uyun!” denildiği zaman , “Hayır, biz atalarımızın üzerinde bulunduğu geleneğe uyarız” derler. Ya ataları hiç akıllarını kullanmamış ve doğru yolu bulamamışsalar? İşte inkarda direnen bu kimselerin durumu şu (sürüye) benzer.  Bir sürü (düşünün ki), çobanın canhıraş haykırışını yalnızca çığlık-bağlık olarak algılıyor. Onlar sağırdırlar, dilsizdirler, kördürler; çünkü onlar AKILLARINI kullanmazlar. (2 / Bakara 170-171)

Taklitizm; geri kalmış toplumların yaygın karakterinin, bulunduğu bölgenin yönetim ve yaşam tarzına yansımasıdır. Bu tür anlayış kendisini her alanda gösterir. Din anlayışıyla bulaşan bu düşünce ve davranış tarzı, hiyerarşik olarak diğer tüm alanlara da sirayet eder. Ekonomiden, sanata, kültüründen giyim kuşam tarzına kadar her alanı kaplar. İşte bu tür gerekçelerden dolayıdır ki; toplumların gerek ahlaki gerek kültürel ve sosyal ilişkilerde ve  gerekse sanayileşmede geri kalmalarının  birincil sebebi geleneğe körü körüne bağlılık ve atacılık olduğu söylenebilir. Peki, bu kadar menfi bir davranışı aklı olan biri nasıl kabullenebilir?

Taklitçiliği hayat tarzı haline dönüştüren toplumların ortak karakteri korkaklık, cehalet, güvensizlik ve kendi yetersizlik duygusudur. Kendi varlığında bulamadığı güveni çevresinden sağlayabilmek umuduyla başkalarının onayını ve desteğini sağlayacağı tutumlar geliştirir. Bireyleri yetersizlik duygusu ile yetişen toplumların ortak kaderi ise her alanda geri kalmışlıktır. Allah’a karşı duyulması gereken acziyet ve yetersizlik duygusu doğru anlaşılmadığı için; bu acziyet ve yetersizlik duygusu, Allah’tan gayrilerine de sergilenince, ortaya yetersiz insanların kendilerini “yeterli gören” diğer insanlara sığınmaya ve onları taklide götürmüştür. “Bunun sonucunda da tüm İslam toplumlarında din adamı grubu oluşmuştur. Bu dini sınıf da insanların bu zafiyetini istismar ederek onları hem madden hem manen sömürmeye başlamışlardır.” Bununla da kifayet etmeyerek sömürülmeye müsait kitleler ve halklar haline dönüşmesinde de ön ayak olmuşlardır. Bugün İslam dünyasının özet hali budur.

Bu tür toplumların bir amacı vardır; “eldekini korumak” için yeni olan tüm şeylere savaş açmak. Veya tersinden, kendinden daha güçlü gördükleri toplumların değerlerine sorgulamadan sarılırlar.

Kan, gözyaşı, atalet, sapkınlık, atacılık, gericilik gibi sosyal hastalıklar; taklitçiliğin doğal sonucudur.  Taklitçiliği bir kez benimsediğinizde artık sizin ne bir hedefiniz ne de amacınız kalmıştır. Çünkü taklitçilik olanı savunmaktır. Taklitçi, bizim hedefimiz var, dese de; bu sözün fiiliyata geçmesi mümkün değildir. Çünkü; taklitçi var olanı (atalarından intikal edeni) koruyan bir muhafazakardır.

Tüm medeniyetlerin oluşumu ve gelişimini incelediğimizde karşımıza çıkan şey şudur: O beldenin insanları bilgiye, bilginin üretilmesine ve yeniliklere açık toplumlardır. Hakikatin merkezinde körü körüne  imandan önce bilgi vardır.  Kompleksiz bir akla sahiptirler. Çünkü onlar sözün ve bilginin gücüne inananlardır. Kompleksiz, dedim çünkü onlar hakikatin bilgisi kimden gelirse gelsin onu kabul ederler. Taklitçi akıl ise kompleksli ve korkaktır. Çünkü bilgiyi kendisi üretmediği için kendisinden de bilgiden de emin değildir. Onun için önemli olan gelenektir; o geleneğe bağlıdır, hakikatin bilgisine değil.

Aliya İzzetbegoviç bu durumu şöyle izah etmiştir: “Müslüman dünyasında muhafazakar düşüncesinin, tek olmasa da, en büyük temsilcileri “şeyh” ve “din adamı” kesimidir. Onlar İslam’ın “İslam’da ruhbaniyet yoktur” şeklindeki açık düsturuna rağmen, kendilerini ayrı bir sınıf gibi organize ettiler ve İslam’ın yorumlanmasını tekellerine alarak kendilerini Kur’an-ı Kerim ile insanlar arasında aracı olarak konumlandırdılar. Din adamı olarak onlar ilahiyatçılar, ilahiyatçı olarak onlar dogmatiktirler ve din bir defa ve ebedi olarak verildiğine göre, onların düşüncesine göre aynı din bir kere ve ebedi olarak yorumlanmıştır. Bu sebeple de en iyisi her şeyi, bin küsur sene öncesinde tarif edildiği gibi bırakmaktır…”

Böyle bir akıldan beslenen tüm alanlar, maalesef geçmişin donmuş halini yeni nesillere aktarmakla yetinmişlerdir. Böyle olunca da yaptığımız tek şey bizden güçlü olanların sömürüsü olarak perişanlığa kendi elimizle kendimizi mecbur kılmak oldu.

Kur’an toptancılık ve tazime dayalı aklı şiddetle eleştirir. Onun yerine temyize ve tebyine dayalı bir akıl önerdi. Kur’an’ın davet ettiği akıl, toptancı değil seçmeci akıldı. Taklitçi akıl ise atalardan her ne gelmişse kutsal kabul edip dokunulmaz kılarak toptan sarılmıştır. Taklitçi akıl etki altına alınması çok kolay bir akıldır. Hatta bu tür akıl etkiye gönüllüdür. Çünkü kendisine emanet edilen en değerli varlığı olan aklını, sürekli bilgiyle güncellemek yerine, atalarından duyduğu şeyleri aktarmak için kullanılan bir “nakil” aracı haline dönüştürmüştür.

Sonuç olarak taklitçi anlayışı ile Kur’an’ın oluşturmak istediği “Müslüman aklı” şöyle karşılaştırabiliriz:

Mukallid Zihniyet                                      Muhakkik Akıl

Toptancıdır                                                 Mümeyyiz (seçici) akla sahiptir

İtikat sahibidir (statiktir, sabittir)           İman sahibidir (dinamiktir)

Bağnazdır                                                    Yeniliklere Açıktır

Güvensizdir                                                Emindir

Cehaletten beslenir                                   Hakikatten beslenir

Gösterişçidir                                               Muhsindir

Baskıcıdır                                                    Özgürlükçüdür

Geçmişe teslim olmuştur                           Sorgulayandır

Din ritüellere indirgenmiştir                     Din tüm hayat alanıdır

Sebahattin ÇİL

Daha Fazla Göster

İlgili Makaleler

Başa dön tuşu
Kapalı
Kapalı
%d blogcu bunu beğendi: