Örümceğin sırtındaki haç

0
932
Araneus diadematus… Anadolu’da yaygın olan bir türünün ayırt edici özelliği sırtındaki bu haç simgesi imiş. Bu bilginin doğru olup olmaması bir yana resminden de anlaşılabileceği gibi sırtında bariz bir haç simgesi var ve resimlerde arama yaparsanız çok daha fazla ve farklı haç simgeli örneklerini bulabilirsiniz. Bazı yabancı sitelerde bu resmi alıp Hristiyanlık propagandası yapanlara rastladım. Aslında oldukça tanıdık bir çaba bu…
Gelelim bu tarafa… Belki son yıllardaki Kur’an okumalarının da artışı ile en azından genç neslin bu tür resimlere bakışı makul bir seviyeye gelmiş olabilir ancak hâlen medyada ve belli kesimlerde bu tür tabiat çizgileri Allah’ın yüceliğinin bir delili gibi anlatılıyor çeşitli program ve sohbet ortamlarında. Ağaç dallarının diziliminden tutun da karpuz kabuğunun üzerindeki berelerin şekline kadar uzanan bir “arayış”tan bahsediyoruz. Aramak güzel ancak aranan şey Allah’ın yaratma mucizesi değil de objeler üzerinde şu veya bu şekilde oluşmuş şekillerin alfabetik olarak anlamlandırılması olunca araç-amaç ilişkisi yerle bir oluyor. Boş bir tabağı ne kadar kaşıklarsak kaşıklayalım, yaptığımız şeyin adı nasıl “karın doyurmak” olmayacak ise işte bu ve benzeri yaklaşımlar da imanî boyutta gerçek anlamda bir katma değer üretemeyecektir.

Yandaki domates, konuyu trajikomik şekilde gösteriyor. Enine bir kesit alıp baktığınızda malta haçını görüyorsunuz. Dikine kesit aldığınızda ise sap kısmında “Allah” lafzı göze çarpıyor. Emin olunuz bu şekilde “arayışlara” girildiğinde, canlı-cansız her bir varlığın üzerindeki desenler ile dünyadaki bir çok alfabede, farklı farklı onlarca ilah ismine benzerlik bulmak mümkün olacaktır. Kendi inandığı tanrının üstünlüğünü bu şeklî delillerle açıklamaya çalışan mü’min, domates örneğindeki gibi çelişen durumlarda ne yapacaktır? Oysa mucize, varlıkların şekilleri değil, bizatihi var olmalarıdır. Yağmurun kuru toğrağa nasıl can verdiğini, aylarca ölü bulunan tabiatın baharın gelişiyle nasıl hızla bambaşka bir aleme dönüştüğünü, ölüden dirinin, diriden ölünün nasıl çıktığını, bir bebeğin gözünün önünde nasıl büyüyüp koca adam olduğunu, yediği-içtiği nimetlerdeki lezzetin sebebini, görmeyi, duymayı, koklamayı, hissetmeyi, sevmeyi ve daha onlarca “şey”i sormadan, sorgulamadan, anlamaya çalışmadan, sebep-sonuç ilişkilerini değerlendirmeden, emek vermeden kenara iten ve dağın taşın üzerinde adam silueti veya Yaradan’ın harflerini bulmaya çalışan kişinin imanı, bir illüzyondan ibaret kalacaktır. Bu bağlamda belki de materyalizm, kendine en çok dinde daha doğrusu iman iddiası güdenlerin hayatında yer buluyordur.

(Yazı fotoğrafı: Böhringer Friedrich)