DENEMELER

Toplumun Aynası Olarak Dilenciler

Doğa, her canlı için sofra kurar. Ayılar nehir ağızlarına gidip balıkları bekler, arılar çiçekten çiçeğe konar. Şüphesiz, her canlı kurulan sofraya oturmak için bir miktar emek sarf eder. İnsan için de böyledir bu. Sofra kurmak için insan toplar, ayıklar, keser, doğrar, yüzer ve pişirir. Doğa her canlı için küçüklü büyüklü sofralar kurar. Siz benim doğa deyip durduğuma bakmayın, sofrayı kuran ve buyur eden Allah’tır. Allah rızk verendir. Biz sofraya oturmak için bir miktar emek sarf etmeliyiz sadece. Mesele şu ki, sofra yalnız bizim için kurulmuyor. Oturduğumuz her sofrada bir yetimin, yoksulun, halini söyleyemeyenin hakkı var. Nasıl ki aslan avladığı hayvanın etini tek başına yiyemiyor, diğer canlılarla paylaşmak zorunda kalıyorsa, bizim soframızda da başkalarının nasibi var. Ne yazık ki bizler sofralarımızı yalnızca ailelerimize ve eşe dosta açıyoruz.

Eskiden, tek katlı evler varken, dilencilere balkonda yemek yedirilirdi. Apartmanlara geçişimizle bu adet de yok oldu. Şimdi dilenenin bizden daha zengin olup olmadığını sorguluyoruz kendimizce.

Şüphesiz dilenciliği meslek haline getirenler kadar, zorla dilencilik yaptırılanlar ve gerçek ihtiyaçtan dilenenler de var. Dilenciliği meslek edinenlerin en ilginci Kırşehir’in bir köyünde yaşayan insanların yaptığı dilencilik olsa gerek. Celalettin Vatandaş’ın yaptığı ‘Dilenciler ve Dilencilik’ başlıklı araştırmasına göre bu dilenciler, dilenmek için gittikleri şehirlerde bazen birkaç gün kalmak için bir otele yerleştiği ve o günlerde dilenmeye devam ettikleri yazıyor. Dilenme teriminden hoşlanmıyorlar ve pazara, işe, ticarete gittiklerini söylüyorlar. Aslında yoksul olmadıkları, ekip biçmek için verimli arazilere sahip oldukları halde, kendilerine rızk kapısının dilencilik yönünden açıldığını iddia ediyorlar. Belediyeler dilenciliği bitirmek için dilencilerle görüşerek, dilenciliği bırakmaları şartıyla onların her türlü ihtiyaçlarının karşılanacağını söylemelerine rağmen, bu teklifi kabul etmiyorlar.

Araştırmaya göre baba ya da koca baskısı dolayısıyla dilenenler de var. Bu kişiler dilenmekten utandıklarını, ama şiddet gördükleri için dilenmeye devam ettiklerini belirtmişler. Şüphesiz dilenenler arasında gerçekten yoksulluktan, iş bulamamaktan, mecburiyetten dilenenler var. Dilenciye para vermeye niyetlendiğimizde böylelerine denk gelmeyi dileriz. Ne yazık ki bunu ayırt edebileceğimiz bir mekanizmaya sahip değiliz. Bu kişiler dilenmekten utandıklarını ama başka seçeneklerinin olmadığını söylüyorlar.

Günümüzde en çok yakınılan şeyler arasında insanların birbirine güven vermediği yer alıyor. Paranın manevi hayatımızda daha fazla yer kaplamasıyla birlikte ilişkiler de çıkara dayalı olarak kuruluyor ve en ufak bir menfaat çatışması, pamuk ipliğine bağlı olan güveni alt üst ediyor. Johann Hari “Ne kadar materyalistseniz, ilişkileriniz de o kadar kısa süreli ve düşük nitelikli olur.” der. Birbirimize güven(e)mediğimiz için bankalara koşuyoruz. Düğünlere götürüp taktığımız altınları ve paraları yardım olarak değil yatırım olarak görüyoruz. Bir söz verdiğimizde “inşallah” diyorsak, bu sözün arkasında durmama ihtimalimizi garanti etmiş oluyoruz. “Babana bile güvenme” diye bir atasözümüz var. Taciz vakalarının failleri yabancılardan değil en yakınlardan oluşuyor. Miras yüzünden birbirine küsen yedi kat el değil, kardeş. Boşanma davaları eşler arasında ayıp arama ve yapıştırma yarışına gidiyor vesaire.

Toplumlar güvensizlik üzerine kurulmazlar. Kültür yaratmak ve o kültürü devam ettirmek bir güven duyma meselesidir. Uygarlıklar güven üzerine kuruludur; herkesin, işini iyi yapacağına dair duyulan güven üzerine. Kur’an, güvenilir bir toplum inşa etmek için bireyleri teşvik eder. Topumdaki kişilerin kendilerinden güvenilir bireyler üretmesiyle, iyiye sevk eden, kötülükten alıkoyan bir toplum oluşur. Yaratılan bu kültürde, çocuklar da güven içinde büyüyerek güvenen ve güven veren bireylere dönüşürler.

Dilenciliği meslek haline getirenler yüzünden dilencilere duyulan güvenin azalması sebebiyle, gerçek ihtiyaç sahipleri de aynı kategorinin içinde yer alıyorlar. Bu bakımdan dilenciliği meslek edinenler -ki bu kısım dilencilerin %70-80’ine tekabül ediyor- gerçek ihtiyaçtan dilenenlerin hakkına giriyor, hatta onların hakkını çalıyor.

Platon’un dediğine göre “Bir şehirde dilenci gördün mü; orada hırsızlar, yankesiciler, dinsizler, kanlı katiller vardır.” Dilenciler toplumun aynasıdır. Bir toplumun dilencileri insanları aldatıyor ve sömürüyorsa, o toplumun ahlaki değerleri zayıflamış demektir. Güvensizliği bitirmek uzun soluklu bir iş, yeni bir toplum inşa etmek uzun soluklu bir iş… Fıtratımızdaki iyi öze dönersek bunu başarabiliriz ama dilenciliği bitirmek için beklememize gerek yok. Arz talep meselesi üzerinden konuya bakarsak, arzın artmaması için talebimizden feragat etmemiz gerekiyor.

İhtiyaç sahiplerine soframızda bir yer, gelirimizden bir pay bizim boynumuzun borcu. Sadaka verirken, yakınlarımızdan başlayarak bildiğimiz gerçek ihtiyaç sahiplerini tercih etmek en akıllıca olanı. Sadaka için araştır, en yakınlarından başla ve niyetini temiz tut, vesselam.

mimhece

Daha Fazla Göster

İlgili Makaleler

Başa dön tuşu
Kapalı
Kapalı
%d blogcu bunu beğendi: