ANALİZARAŞTIRMAHADİS

‘Hadisler’ Rivayetçi resmi ideolojiden özgürleşirken…

Sünnet, Hadis ve Rivayet kavramlarının Emeviler döneminden itibaren ideolojik bir operasyon sonucu kasten yanlışlıkla birbirlerinin yerine kullanıldığı aşikârdır.

Böylece zayıf, zannî subjektif olanın (rivayetin); sağlam ve kesin olanın (Mütevatir Sünnet) abâsının altına sokularak meşrulaştırıldığı, haksız bir itibar kazandırıldığı ifade edilebilir.

1- Kur’ân kendisinden başka hiçbir Hadîsin/sözün/söylemin iman edilecek, nass değeri olabilecek bir söz/söylem olamayacağını muhkem biçimde ifade etmektedir. Çünkü her Hadîs söz/söylemdir ancak her söz ıstılahi anlamda “Hadîs” değildir. Dolayısıyla Kur’ân’ın geniş anlamda kullandığı Hadîs/söz ifadesi Resulullah’a atfedilen sözleri de kapsamaktadır. Kur’ân’ın bize verdiği sözlerden/Hadîslerden bir söz olan Kur’ân’ın yanında başka hiçbir sözün/Hadîsin eş koşulamayacağı, nass, dinsel kaynak olarak asla Kur’ân dışında bir Hadîs/sözün “iman” edilecek bir söz olamayacağıdır.

2- Kur’an dışında hiçbir kaynak “Furqân” olamaz. Evrensel hükümleri ve ölçüleri koyarak diğer tüm sözleri/hadîsleri ilzam eden, çöpe atılıp atılmamasına, faydalanılıp faydalanılmamasına karar veren tek Furkan/Ölçü Kur’an’dır.

3- Peki ilk 2 sonuç Kur’an dışında hiçbir kaynak kabul etmemeye mi götürür bizi? Yani bu hakikate ulaşan biri Sünnet’i toptan reddetmiş mi olur? Elbette hayır…

4- Resulullah’ın örnekliği öncelikle O’nun Kur’an’daki konumunun esas kabul edilmesiyle hakkıyla anlaşılabilir. Resulullah’ın özellikleri, görev alanı, neyinin örnek alınacağını Kur’ân belirler. Kur’an’a rağmen, O’nun ölçülerine aykırı herhangi tarihi bir veri bizim Sünnet anlayışımızı belirleyemez.  

5- Sünnet; “Tutulan yol, hal, tavır, gidişat, tavır, çığır, kanun, adet, hüküm, olaylar ve yol” manalarında kullanılır. Hz. Peygamber’in izlediği yol, hareket tarzları ve yaşayış halleridir.  (Al-i İmran 3/137, Fatır 35/43) Dolayısıyla hadis, Hz. Peygamber’e ait olduğu iddia edilen bir “söz rivayeti” iken diğeri yani Sünnet bu sözleri de aşan “uygulamalar” bütünüdür.

6- Peki Nebîmizin her yaptığı şey Sünnet midir? Nebîmizin fiilleri üçe ayrılır:

a- Beşer yani insan olarak yaptığı davranışları. Nebîmizin bu tür fiilleri usûl-ü fıkıh ilminde “el-ef’âlu’l-cibilliyye” olarak bilinir. Yani onun yediği, içtiği, giydiği şeyler… Bunların hükmü ibâhadır. Yani kişi bunları yapıp yapmamakta serbesttir. Çünkü bunlar Allah’ın elçisinden bir insan olması sıfatıyla meydana gelmiştir.

b- Nebîmizin kendine has davranışları. Bunlar teheccüd namazının ona farz olması, dörtten fazla kadınla evlenmesi gibi şer’i bir delille belirtilmiş fiillerdir. Müslümanlar, onun bu fiillerini delil olarak alamazlar.

c- Nebîmizin örnek uygulamaları: Namaz kılışı, oruç tutuşu, haccedişi vs. fiillerine uymak şarttır. Zira o, bu gibi fiilleri kendi heva ve hevesiyle değil; Kur’an’dan çıkardığı hükümlere dayanarak yapmıştır.          

7- Sünnet’in özet tanımını şu şekilde yapabiliriz:

a- Kur’an’ın amel etmeye yönelik pratiklerle ilgili ayetlerinin uygulaması olmalı

b- Ayetlerin o uygulaması nesilden nesile kesintisiz biçimde kitlesel olarak uygulanmalıdır.

c- 
Bu İslamî pratikler Müslümanlar arasındaki ortak yaşam tarzını oluştururlar. Mezheplisi mezhepsizi, sufisi, akılcısı, Sünnisi Şiisi İbadisi tüm Müslümanlar bu ortak pratikler çerçevesinde dinlerini yaşarlar. Sünnet Vahdet’i oluşturuken rivayetler ihtilafın kaynağıdırlar. Sünnet’in Hadis’i de kapsayan ama uygulamayı ifade eden daha geniş bir “yaşantı”dır.

8- Resul ve öncü ashabı, yazı olmadığından ya da Kur’an’la kitabet bağlamında karışacağından değil Kur’an ile ölçü olarak karışacağından ölçüsüzlüğe yol açacağından –ki gelecekte açmıştır- Hadisleri Kur’an’ın yanında ikinci bir dini rehber ve ölçü olarak hele ki itikadda kaynak olarak algılamamış ve kitap haline getirmemiştir. Söz konusu yazma işlemleri de şahsi notlar ve hatıralar düzeyinde kalmıştır. Yani Resul’den elbette bir şey yazmış olabilirsiniz ders notları tutmuş olabilirsiniz ancak bu şahsi kayıtlarınız Kur’ân’ı nesh/iptal edebilecek, Kur’ân’a rağmen ya da ona ek haram ve helaller koyan bir kaynak şeklinde algılamamış ve Kur’an’ın mushaflaşması-kitaplaşması gibi kitaplaştırılmamıştır.

9- Ayet gibi gelecek nesillere korunarak miras bırakılmayan Hadisler bize “rivayetler” şekliyle aktarılmıştır. Ancak “Rivayet” boşlukta asılı duran ve sadece teorik bilgi aktarımları değillerdir. Rivayet edenlerin içinde bulundukları sosyal-siyasal atmosfer, râvilerin ve yazıya geçirenlerin hangi siyasal tercihte bulundukları, yazıya geçirilme işleminin siyasal otoritenin bir projesi sonucu uygulanması rivayetlerin sadece geliş biçimlerinin değil şekillendiriliş bağlamının da sorgulanmasını gerekli kılmaktadır.

10- Aklî/Bilimsel veriler de göstermektedir ki insanların görsel şahitlikleri bile bir başka kişiye aktarım esnasında ciddi biçimde değişime açıktır. Hele ki görülmemiş sadece duyulmuş bir rivayetin aktarımı da bu değişim, bozulma ve çarpıtmaya bir hayli açıktır. Dikkat ediniz çalışmamızın başlarında belirttiğimiz siyasal müdahaleleri yok saysak dahi tüm doğallığıyla müdahaleye uğramamış kabul etsek bile Resulullah’a atfedilen rivayetlerin “Nass” olarak kabul edilemeyeceği ortadadır.

11-Hadîs, Resulullah’a ait olan sözdür. Şayet O’nu bizzat kendisinden (sav) duymuş olsaydık ben Resul bize emir içeren bir şey söylese de onu kabul etmeysedik işte o zaman Resul’e isyan etmiş olurduk. Oysa Rivayet, bu Hadis’in bize aktarılmış versiyonudur ki Resul’ün ağzından kelimesi kelimesine bize ulaşmamakta, ne zaman hangi gerekçeyle ve kimlere yönelik söylendiği çoğu zaman muğlak aktarımlar şeklinde bize aktarılmaktadır.

12- Resulullah’a atfedilen rivayetlerin “Hadîs-i Şerif” formunda kutsallaştırılması sorunu yüzyıllardır Müslümanlar arasındaki ihtilafların kaynaklarıundan biri olarak önümüzde duruyor.

Rivayet Kültürünün, gerek İnanç/Akâid gerekse de Amel/Fıkıh boyutunda Kur’ân’dan da önemli bir rolü bulunuyor. Neden Kur’an’dan da önemli? Çünkü tarihten bugüne yaşanan Müslümanlık kültürümüz Sünnisi ve Şiisiyle Rivayetler esas alınarak üretilmiştir. Hatta Kur’an’ı anlama usullerinin çoğu Sünnet’i tanımlama ve anlama usullerinin ekseriyeti de Rivayet Külliyatı esas alınarak oluşturulmuştur.

Kur’an’a yaklaşırken dahi Kur’an’ın kendi iç bütünlüğünden değil rivayetlerin bakış açısıyla yaklaşılabiliyor. İşte bu kritik konumu dolayısıyla da Rivayetlerin anlam dünyamızdaki etkileri nasıl bir İslam’a inandığımızı da belirlemiş oluyor.

Öncelikle Rivayetleri aktarma, anlama ve değerlendirme konusunda iki farklı yaklaşım tarzının olduğu malum. Genellikle konu “Hadis İlimleri” olduğunda geleneksel tutum Hadis alanının Ehl-i Hadis ekolünün tekeline bırakılması şeklinde tezahür etmektedir. Oysa yine çok iyi bilinmektedir ki Ehl-i Hadis ekolü Hadis konusunda kendi resmi ideolojisi çerçevesinde yaklaşmakta, kendi inşâ ettiği Hadis Usul(leri) ile rivayetlere standart koyma (isnad dereceleri), ravileri teftiş etme (cerh/tadil) esas alınmıştır.

Oysa yine bilmekteyiz ki rivayet literatürü Ehl-i Hadis’e terk edilemeyecek kadar diğer tüm ekol ve disiplinleri de etkilemektedir.

1- O yüzden geleneğimizde genellikle Fıkıhçılar’ın Fıkıh usullerinde sistematize ettikleri rivayet değerlendirme kriterleri de Ehl-i Hadis ekolünün rivayetçi resmi ideolojisine alternatif bir Hadis Usulü’nü içinde barındırmaktadır. Bu yüzden Ehl-i Rey’e ait özellikle de Maliki ve Hanefilere ait Fıkıh Usullerinde rivayetlerin daha sağlıklı değerlendirildiğine şahit olmaktayız. Örneğin Hanefi Usulünün Kurucularından Kâdı Ebu Zeyd ed-Debusî (430/1039) şöyle der:

“İtikad ve amel boyutunda oluşan bidatlerin pek çoğunun asıl sebebi, haber-i vahidleri Kur’ân ve sünnet-i sâbiteye arz etmeden (ve araştırmadan) onunla amel edip üzerine akaid bina etmektir. Kur’an’ı bu haber-i vahid’i esas alarak tevil edilmesi ve ardından yapılacak çıkarımların bu yoruma tabi kılınarak yapılmasıdır. Ancak Din kesin bilgi olmayan şey üzerine binâ edilemez. İşte böylece şüpheli bilgi İlmin esası haline gelir ve sadece Bid’atlerin artmasına yol açar.” (Taķvîmu’l-Edille, s.197) 

2- Geleneğimizdeki ikinci önemli alternatif Hadis usulü kaynağımız da şüphesiz ki Kelâm eserleridir. Kelâm kitaplarında zannî bilginin konumu ve tasnifi, haber-i ahad’ın bilgi değeri vb. Konular teoride başarıyla inşa edilmiş ancak pratikte kendi disiplinnie sıkıştırıldığından pratize edilememiş çabalardır.

Bu önemli satırarasına dönmek üzere Resulullah’a atfedilen rivayet külliyatını değerlendirirken karşımıza çıkan farklılıkları önümüze koyalım;

1- Rivayetçi resmi ideoloji Vahiy, Sünnet, Hadis ve Rivayet kavramlarını eşitleyerek yüzyıllardır içinden çıkılamayan bir kavram kargaşası üretmiştir. İşte bu kargaşa sebebiyle başta belirttiğimiz duruma yol açmıştır: Rivayet Kültürünün, gerek İnanç/Akâid gerekse de Amel/Fıkıh boyutunda Kur’ân’dan da önemli bir rolü bulunması durumu… 

2- İslam’ın epistemolojik hiyerarşisini altüst eden bu kavram kargaşası Aklın ve Vahyin denetlediği ve zannı kontrol ettiği Şehadet ve Gayb epistemolojisini zehirleyerek Rivayetlerin gayb konusunu delik deşik ettiği, amel boyutunu da sulandırdığı, kontrolsüz bir “İslamlar” üretimine sebep olmuştur. 

3- Resmi ideoloji tekeline aldığı Hadis Usulü’nde rivayetin en önemli halkası olan “Sahabe” konusunu da tekrar kurgulamış, Sahabe kavramını olabildiğince genişleterek aslında Resulullah’ın sohbet halkasında olmayan yüzlerce insanı Sahabe kontenjanına alarak baştan/sorgulamaksızın “Adil” kabul etmiştir. Kavrama yapılan siyasi-ideolojik müdahale aslında Resulullah’ın Sahabesi olmayan bir çok raviden kontrolsüzce rivayet aktarımının önünü açmıştır. 

4- Resmi ideoloji, Resulullah’ın gerçekten de sohbet halkasında yer alıp da daha sonraki iç savaşlardaki siyasi saflaşmaların rivayetlere etkisi gözardı edilmiştir. 

5- Asıl problem ise Emeviler döneminde siyasi zorlamayla başlayan geriye doğru tekrar kurgulanan rivayet zincirleridir. Ölmüş insanların isimleri kullanılarak yazılan bu zincirleri doğrulamak mümkün değildi ve son ravinin ifadesine güvenmek zorunda bırakılıyorsunuz.

6- Örneğin rivayet zincirimiz “Resulullah -A – B – C – D – E – F –Buhari” olsun. Bu ravilerden A sahabe kabul edildiğinden zaten teftiş dışında bırakılıyor. Bu tüm isnadları baştan zaaflı kılıyor. Ama asıl mesele B’den başlayarak Hadis kitabına kadar diğer ravilerin hepsinin güvenilir olması zorunluluğudur. Çünkü bu zincirdeki tek bir kopukluk demek Rivayetin Resulullah’a ulaşamaması anlamına gelir. Ki Literatürün önemli bir kısmı birbirinden kopuk rivayetlerle doludur. 

7- Hatta bir çok rivayet isnadda adı geçen sahabiye bile ulaşmamaktadır. Dolayısıyla isnadın otoritesini sağlamak için adı geçen Sahabi ve tabiin ravi isimleri de çoğu zaman kullanılabilmiştir. Resmi ideoloji o yüzden örneğin “17 farklı sahabinin rivayetiyle gelen rivayet” diye bir bilgi sunduğunda buna ihtiyatla yaklaşılmalıdır. Acaba gerçekten 17 farklı sahabe mi rivayet etmiştir yoksa o isimler kullanılarak daha sonra mı bu rivayetler onlara atfedilmiştir. Belki de adları geçen sahabilerin o rivayetlerden haberleri bile olmayabilir…  

8- Bu yüzdendir ki Rivayetleri kimlerin aktardığı konusu çok önemli olup bu aktarımdaki sağlamlığı değerlendirme kritlerleri resmi ideoloji tarafından belirlenmemelidir. Adli Tıp kurumunu düşünün. En hassas davalarda raporları esas alınıyor ama kurumda çalışanların kendileri davalık durumdalar, standartlara kendileri uymuyorlar, raporları güvenilir değil hatta paralel suç örgütlerinin ideolojik elemanları olarak kurumda kadrolaşmışlar. Ehl-i Hadis’in hadis usulü ve cerh ve tadil müfettişleri de aynen bu durumdadırlar. Oysa gelişen birikimsel ilimler süreci elimizdeki rivayet literatürünü daha iyi süzgeçten geöirme donanımına  sahiptir. Bu yüzden de geçmişteki Tefsir, Fıkıh ve Kelam usullerinden hareketle günümüzdeki dinler tarihi, tarih, antropoloji, biyoloji, astronomi, tıp, tarihsel sosyoloji gibi disiplinler de rivayet literatürünü taramada etkin biçimde rol almalıdırlar.

9- Kur’an, akıl, Sünnet, Vahiy, Hadis, Rivayet gibi kavramların semantik serüvenleri tekrar resmi ideolojiden bağımsız biçimde olmaları gereken yerlere konmalıdır.

10- Tüm bu problemler gözardı edilerek resmi ideolojinin inşa ettiği bir dil kullanılmaktadır. “Resulullah buyurdu ki” “Resulullah’ın bir hadisinde” “İbn-i Abbas’tan rivayetle” gibi ifadeler yanıltıcı ve rivayetlere haksız meşruiyet kazandıran ifadelerdir. Bunların yerine “Resulullah’a ……’lardan atfedilen bir rivayette raviler: “……. ifadelerini kullanmaktadır” “İbn-i Abbas / İbn-i Mesud’a dayandırılan rivayette” ya da “Hz. Aişe’nin aktardığı iddia edilen bir rivayette” gibi gerçekçi ve ihtiyatlı ifadeler kullanılmalıdır. Not: Konu çok hassas ve derinlikli ancak köşemizin hacmi sınırlı olduğundan detaylı kavramsal tartışmayı  “Rivayet mi Hadis mi Sünnet mi : Yüzlerce Yıllık Kavram Kargaşası” (Düşün Yay. 2017) adlı kitabımdan okuyabilirsiniz.

Daha Fazla Göster

İlgili Makaleler

Başa dön tuşu
Kapalı
Kapalı
%d blogcu bunu beğendi: