28 Şubat Kabusu – Mustafa Tosun

0
444

28 Şubat 1997, MGK’nın toplantı yaptığı gün. Müslümanların iktidarda olduğu Refah-Yol hükümetine yönelik yaptırım kararları çıkacak ve laik rejimin elden gitme tehlikesine binaen çeşitli yaptırımlar ortaya koyulacaktı. Nitekim 9 saat süren bu toplantıda seçimle işbaşına gelmiş bir hükümete askerin zorla uygulamaya sokması beklenilen kararlar çıkarıldı. Ancak bilinen o ki, Refah-Yol hükümeti başbakanı Necmeddin Erbakan bu bildiriyi imzalamadı. Ancak o günün atmosferi doğrultusunda bu bildiri imzalanmış gibi bir atmosfer oluşturulup çeşitli süreçlere girildi.

Özellikle ordunun içerisinde olan katı laik subaylar, irtica olarak nitelediği Müslüman kesimin kamusal hayatta rol almasını Pkk’dan daha tehlikeli gördüklerini ifade ettiler.

Askerin görevi vatanı düşmanlardan korumak iken, sosyal ve siyasal hayatta inanlara yönelik cebri müdahaleler yaptı.

Dindarların medyada yansıyan her haberlerinin altından bir şeyler çıkarıldı ve sansasyonel haber şeklinde piyasaya sürüldü. Asker, niyetini bozmuş ve hükümeti yöneten dindarları alaşağı etmeye kendini şartlandırmıştı.

Medya bu süreçte askerin gören gözü, işiten kulağı olmuştu. Bahane üretme makinasıydı adeta. Aczmendilerin birkaç görüntüsü, (ki aczmendiler, Müslüman toplum içerisinde etkin olmayan küçücük bir gruptur), Kudüs Gecesi görüntüleri ve benzeri haberlerle kamuoyu üzerinde gulyabani gibi lanse edilen bir irtica görüntüleri piyasa sürüldü.

Niyet, kökten devirmek ve sindirmekti, yoksa dindarlar içerisinde bir ıslah süreci başlatmak değildi. Zira 28 Şubat darbecileri, Kur’an ve Sünnetin hayata hakim olmasına karşı idiler. Oysa Müslümanlık kitabı ve elçisi gereği asla sadece camiye veya kandil gecelerine hasredilecek bir yaşam biçimi değildi.

Laik, seküler subayların yapmaya çalıştığı tümüyle dindarların sindirilip siyasi hayattan uzaklaştırılmasıydı. Buna uygun bahaneler, gerekçeler üretildi veya kamuoyu nezdinde abartılarak bire üç katılarak sunuldu ve zemin oluşturulmaya çalışıldı.

Neyin zemini?

Refah-Yol hükümetinin, yani inançlı iktidarın seçim dışı süreçlerle devrilmesi.

Oysa laik kesimlerin dillerinden düşürmediği “demokrasi” kavramı vardı ve şimdi rejim tehlikesi bahanesiyle gözlerine düşman ilan ettikleri dindarları alaşağı etmeyi kestirmişlerdi.

Nitekim bunu başardılar, Erbakan hoca istifa ederek görevi doğal olarak Tansu Çiller’e devrederken, araya giren Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel’in başbakanlığı Mesut Yılmaz’a vermesiyle subayların başlattığı, medyanın olgunlaştırdığı kaos ortamı son olarak da cumhurbaşkanının kendi demokrasi putlarını yemesiyle kemale erdi. Refah-Yol hükümeti tümüyle etkisiz hale getirildi. Yerine ANASOL-D hükümeti kuruldu.

Kısaca izah ettiğimiz bu darbe süreci öncelikle halka yapılmıştı. Halkın seçtiklerine yapılmıştı. Müslüman halka yapılmıştı. Bu süreçte özellikle Müslüman olarak kabul edilen FETÖ’de 28 şubat darbesini savunmuştu ve Erbakan’a kendi manşetleri üzerinden gitmeleri gerektiğini söyleme küstahlığına da girmişlerdi. Yani anlayacağınız FETÖ, dindarlardan ziyade o dönemde laik, Kemalist güruhla birlikte hareket etti.

Anasol-D hükümetinin başa geçmesiyle imam-hatiplerin hemen önü kesildi, Müslüman kadının tesettürünün simgesi olan başörtüsü kamusal hayatta yasaklandı. Çok sayıda kaliteli insanın önü, sırf inancı bahane edilerek kesildi. Çok sayıda Müslüman öğrencilerin eğitim hayatı sekteye uğratıldı. Çok sayıda devlet memuru namaz kılıyor diye görevinden edildi.

Birkaç görüntü karesi ile tüm Müslümanlar öcü ilan edildi. Özellikle imam-hatip katsayı problemi ile dinine bağlı, şuurlu, bilinçli Müslüman gençler üniversitelerin farklı bölümlerine giremedi, böylece sosyal, siyasal ve bürokratik hayatta şuurlu Müslümanlar yer alamadı, onun yerine tavizkâr, kolay değişen ve dönüşen fırıldak tipler bahsettiğimiz alanlarda ilerledi.

Kimisi Müslümanlık görüntüsü ile arz-ı endam etti. Ama mevki ve makam hırsı daha baskın olan bu tipler, dini şuuru ve kaliteyi ortaya koyamadılar ve kötü örneklik ürettiler. Bununla beraber Müslüman kadınlardan da dini şuuru yüksek olanlar başörtüsü yasağı sebebiyle okullarını devam ettiremediler. Ettirenler ise dini bilinci zaman içinde zayıfladı.

Bin yıl sürer dedikleri 28 Şubat askeri-medya-laik kurumların bu darbesi, Müslümanların üzerinden silindir gibi geçti. Teşkilatları dağıttı. Öz eleştiri yapmalarına bile fırsat kalmadı. Daha sonra Ak Parti’nin 2002 ile iktidara gelmesi ile başlayacak olan özgürlük süreçleri yine de 28 şubatın yüreklerde ve zihinlerde bırakan olumsuz etkisini yok etmeye yetmedi.

Müslümanlar bireysel yaşamı önceledi. Cemaat ruhu yara aldı. Birbirine karşı sorumlu Müslüman toplum yerine kimsenin kimseye hesap soramadığı ve başına buyruk süreçler oluştu. Bu şekilde ilerleyen süreçte Müslümanların çocukları elbette islamî eğitim ve ortamdan mahrum yetişti. Aileler de dirayetli olmadı. İmam hatiplerin nesli kesildi, hatta öğretmenler sırf imam hatip okulları kapanmasın diye köylere kadar gidip öğrenci topluyorlardı. Müslüman grup ve cemaatler sindirildi, yıllarca hapis yatanlar oldu ve maalesef halen yatmaya devam edenler de var…

Yaşanan tüm bu süreçlerde elbette ki Müslümanların hatalarından bahsedilebilir, Müslümanlar açısından hatasız bir süreç denilemez. Ama laik-kemalist rejim bekçisi subay-medya ve bürokratlar o kadar zalimane bir yok etme sürecine girdi ki, bu sürecin asla bir ıslah süreci değil tam tersine bir yıkım süreci olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz. Hak-batıl sürecinin bir yansıması diyebiliriz. Allah’ın kamusal hayatta aktif olmasını inkar eden bir güruhun Müslümanların önünü kesme süreci diyebiliriz.

Özellikle genç nesiller bu süreçleri iyi öğrenmeli ve geleceği daha sağlam adımlarla inşa etme adına birlik olmanın önemini idrak etmeleri gerekmektedir. Bu nedenle mezhepçilik ve cemaatçilik gibi sosyal hastalıkların tedavi edilmesi şarttır.

28 Şubat sürecini kısaca şöyle özetleyebiliriz:

28 Şubat’ın her yeni senede içimizde oluşturduğu boşluğu daha iyi anlıyoruz. İyilerimizin çoğu sindirildi, korkutuldu, sosyal hayattan el-etek çektirildi…
Meydan, çoğunlukla içimizdeki menfaatperestlere kaldı..


Dava bilinci dumura uğrayan insanlar bir mevki ve makama geldiğinde halkı hidayete yöneltici örneklik sergileyemedi.

FETÖ darbesi, kim ne derse desin, 28 şubat’ın devamı oldu. Zaten onlar da 28 şubat’ı desteklediler. O açıdan 28 şubattan sonra bazı kazanımlarımız olduysa da FETÖ darbesi 28 şubat gibi kabus oldu ve kazanımları tehlikeye attı. Şimdi kemalist-milliyetçiler maalesef iktidarda söz sahibi oldu, onlar yüzünden.

28 şubat ve feto gibi darbe süreçlerinden dolayı gençlik sahipsiz ve başıboş kaldı. Dava adamlarının tedrisinden geçemediler, taşeronlaşan cemaatlerin eline düştüler ya da dünyevileşme ile erken tanıştılar.

28 şubat sonrası cemaatler, kardeşliği pekiştirecekleri yerde kelami tartışmalara boğulup bir çuval inciri berbat ettiler, siyasilerin de işini zorlaştırdılar. Kazanımlar, bu defa cemaatlerin tahakküm yarışına döndü. Feto bunun zirvesindeydi ve hala benzer tahakkümler devam ediyor maalesef. Aşmalıyız bunu. Ümmet çapının aşağısına inmemeliyiz.

28 şubat iyilerimizi sindirdi, maalesef sonrasında kaht-ı rical dönemi başladı. Kazanımlar elde ettiysek de menfaatperest asalak ruhluların elinde heba oldu. Hidayet yerine dalalet saçmış oldu bizden dediğimiz menfaatperest asalak ruhlular. (kişi veya cemaat)

Mustafa TOSUN