Bir Düş Gördüm Düşümde

0
640

Düşünürlerin kafalarında kurgulayıp insanlığın önüne bir ideal olarak koydukları modellere ütopya deniyor. İnternet ansiklopedisi vikipedianın tanımı şöyle:

“Ütopya, aslında olmayan, tasarlanmış ideal toplum. Ütopyalar, bugün gerçekleşmesi imkânsız toplum tasarımlarıdır.”

İdeolojilerin devri geçti denilse de etkilerinin devam ettiğini söylemek her halde abartı olmaz. Belki içerikleri zaman aşımına uğramışsa da ideolojilerden tevarüs ettiğimiz ütopya kurgulama alışkanlığı düşünce alışkanlıklarımızdan bir tanesi. İdeolojilerin ütopyaları ölmüşse de ütopya kurma ideolojisi yaşıyor.

Bugünlerde yukarıda anlattığım veçheyle sürekli itiraz ederek okuduğum bir kitaba daha güzel itirazları bir köşe yazısında buldum. Okuduğum kitap “Mekke Dönemi Siyasi Metodolojisi”; yazarı T. Abdülkadir Hamid. Ekin yayınlarından çıkan kitapta yazarın “Tanrısal Devlet” diyeceğimiz bir kurgusu var.

Okuduğum köşe yazısı ise Süleyman Seyfi Öğün’e ait “Kahinler ve Hikaye Anlatıcılar”dan bahsediyor.

Elbette kitap yazarı “Tanrısal devlet” olarak tanımladığımız, dinlerin devlet tasavvurunu ortaya koyma iddiasının ne ilk iddiacısı, ne de son. Malumdur, Tanrı’nın iradesini siyasal alanda tezahür ettirmeye matuf çabalar tarihle yaşıt. Ne var ki, kadim zamanlarda pratiğini görsek de, artık Tanrısal devlet anlayışları daha çok teorik olarak varlığını devam ettirmektedir. Bugün Batı Aydınlanmasıyla, tarihte esaslı bir kırılmayla, insanın ve insan aklının merkezde olduğu siyasal meşruiyet anlayışı neredeyse tartışılmaz olarak kabul görmüştür.

Evet, dini siyasal söylem, yeryüzü sathında ete kemiğe bürünmese de ütopyasını yaşatmakta dirençlidir. Birçok inananın yaşam gayesi, bir çoğunun ulaşmayı umduğu hayal, bir çoklarının yaşamdaki tüm eksiklik ve yanlışlıkları na-mevcut olmasına bağladığı ütopya; dini devlet. (Ya da başka ifadeleriyle din devleti, islami devlet, islam devleti…)

Yazımın geri kalan kısmını Abdülkadir Hamid’in devlet kurgusuna karşı Süleyman Seyfi Öğün’ün köşe yazısından da kendimce örtüştürdüğüm değerlendirmeler vermekle devam ettireceğim.

Kitap yazarı Abdülkadir Hamid’in, devletlerin egemenlik unsuruyla ilgili yaklaşımı şu şekilde:

“Resullere uymayı ve Allah’ın emrini uygulamayı emreden ayetler, aynı zamanda, Allah’tan başkasının da yönetici/dostlar edinilmesini yasaklıyorlar. Dolayısıyla anlıyoruz ki takva ve ıslah gibi kavramlarıyla ifade edilen donanımsal anlamlar yönetimin başkasına değil sırf Allah’a özgü kılınmasıyla ilintili anlamlardır. Mü’min insanlar, dini egemen kılma hususunda peygamberlik varisleridir. Onlardan sonra Allah’ın yeryüzündeki halifeleridir”

Allah’ın mutlak hükümranlığı bir inanç konusu iken yeryüzünde bir şekilde şekillenmiş siyasi otoritelerin otorite kaynaklarını nerden aldıklarına ilişkin mesele daha çok düşüncenin konusu. Bazıları otorite/egemenlik/meşruiyet kaynağını Tanrı olarak kabul etse de bunun bildiğimiz bir sağlaması henüz yok. Nasıl inançlar doğrulanamaz ya da yanlışlanamaz ise egemenliğini Tanrı’ya isnatla açıklayan otoritelerin Tanrı’nın gözündeki meşruiyetini nasıl tespit edileceğinin dünya şartlarında bir cevabı bulunabilmiş değil.

Eğer hükmedenlerin meşruiyetini hükmetme eylemlerinde dini metinlere uygunluğu nispetinde kabul edeceğiz dersek; dini metinleri anlamadaki uçurum mesabesindeki farklılıkların ortaya çıkardığı görecelilik söz konusu olacaktır.

Eğer hükmedenlerin meşruiyetini hükmettikleri insanların biatına-rızasına bağımlı olarak ele alacaksak yani Tanrısal devletin hükümdarı halkın iradesiyle Tanrısal iradeyi temsil ediyor kabul edersek burada ise halkların genel iradesine Tanrısal bir irade atfetmek lazım gelir ki bunun da epey müşkil bir iddia olduğu ortadadır.

Tanrının iradesinin üstünlüğü tartışmasız gerçek olsa da Tanrısal iradenin mutlak olarak bir insana-bir topluluğa-bir kuruma izafe edilmesiyle hasıl olan dini-siyasi-sosyal ruhbanlığın insanlık tecrübesine olumlu katkı yaptığı pek söylenemez.

Yazara göre “Kur’an’a göre toplumun temeli -bir hipotez değil bir realite- Hz. Adem’in peygamberliğine dayanır. Bunun karakteristik özelliği de insanın ilahi egemenliğe teslim olmasıdır”

Her ne kadar yazar düşüncelerinin bir hipotez değil, bir realite olduğunu ifade etmişse de bunu ütopyasının içindeki realite olarak almak zorundayız. İzahtan vareste olarak; toplumların müslüman olduğu, müslüman olanların bilinçli olduğu, bilinçli olanların bilinçlerinin Hz. Adem’in peygamberlik hakikatinin zindeliğiyle dipdiri olduğu düşüncesi elbetteki realiteyi yansıtmaz ve belki yansıtması da beklenmez.

Yazar ısrarla “Resulün bir devlet kurma misyonuyla geldiğini” Bunun akidenin bir parçası hatta temel bir parçası olduğuna dair vurgulamalarda bulunur.

Ne yazık ki Resulullah’ın kurduğu organizasyona zorlama olarak devlet desek bile bu devletin çok fazla uzun sürmediği ve dehşetli iç savaşların bu devlet tarihi içinde vuku bulduğunu hatıra getirmeden edemiyoruz.

Yazara göre İslam’ın siyasal teorisinde “Bütün emretme ve yasa koyma yetkileri fert olsun, toplum olsun insanlardan çekip alınacak, hiçbir şekilde emretmesine, onun kendisine itaati sağlaması için kanunlar koymasına izin verilmeyecektir. Çünkü bütün yetki sadece Yüce Allah’a aittir. Hiç kimsenin bu yetki bağlamında O’na ortak olması söz konusu değildir.”

Anlamlandırmakta zorlandığımız bu ifadeler soyut bir çıkarsamanın insan hayatına mengeneyle sıkıştırılması mesabesinde. Herkesin sadece Tanrı’ya itaat etmesinin teorik iddiasının ve retorik değerinin dışında bunun nasıl olacağı, yani Tanrı’ya hep birlikte itaat etmemizin bizim aramızda sözleşme-misak-kanun koymamızın gereklerini nasıl ortadan kaldıracağı, bu soyut Tanrı’ya itaat ilkesinin somut olaylarda nasıl, kim eliyle, ne surette tezahür edeceğine ilişkin bir açıklamayı kitapta göremedik.

Süleyman Seyfi Öğün’ün köşe yazısından alıntılamak istediğim bölümler ise aşağıdaki gibi.

“Teorinin târihsel olup olmamasından daha önemlisi teorinin; siyâsal teori de buna dâhil; târihsel sağlamaya açık olmasıdır. Tecrübeler arttıkça, belli bir siyâsal felsefenin ne kadar tutunumlu olabildiği, bir geleceği olup olmadığı hakkında sağlaması yapılmış bir şeyler kalır zihnimizde.”

Öyle değil mi? Salt mücessem bir iddianın yanlışlanamaması onu doğru yapar mı? İslam siyasal teorisini ısrarla islam siyasal kültüründen-medeniyetinden ayırmak ne kadar konforlu olsa da bununla yeryüzündeki insanlar için kayda değer bir şey söylenmiş sayılabilir mi? Bir apoloji malzemesi olarak “gerçek islam bu değil”in bir başka ifadesi “gerçek İslam devleti şimdiye kadarkiler değil” yaklaşımı belki iyiniyetli olması yönüyle mazur görülebilirse de tarihsel tecrübeden bağımsız bir gelecek, toplum tecrübesinden bağımsız bir toplum teorisi ne kadar gerçekçi sayılacaktır?

” Belirsizlik, kurucu ve düzenleyici iddiaları çökertiyor. Bunun yerine spekülatif düşünceyi çağırıyor. Spekülatif iddiaların entelektüel dünyâya getirdiği mâliyet çok ağır.

(…)

Gelin görün ki, belirsizlik veri alınınca tahlil manâsını kaybediyor. (…) Bu târihe yeni bir entelektüel tipini de hediye edecektir; haklı çıkmaktan çok yatırdığı bir düşünce (?) kuponunu “tutturmanın” peşinde olan bir entelektüeli. Olgulardan fal tutan kâhin.. Tutturduğu nispette; işin moral-insânî mâliyetlerini umuruna koymadan; “Dememiş miydim?” diyebilmenin hazzını yaşayacaktır o.”

Sosyoloji, siyaset, psikoloji, tarih, bilim konuşurken zahir olan bir başka maluliyetimiz üst ilkelere atıfla yeryüzünde olan bitenleri yok saymaktaki maharetimiz. Kafamızdaki ütopyada seri katiller, cinsel sapıklar, terör örgütleri, uyuşturucu tacirleri yok denecek kadar belirsiz. Onların teorik olarak yok sayılması, insanlık tarihince var oldukları pratiğini yıkamıyor.

Ütopyalar belki bu sevimsiz ayrıntıları belirsizleştirdiği için sevimlidir. Ama devletler bu gerçeklerle burun buruna gelip sınandıkları yerde anlamını bulurlar.

Öyleyse nasıl olur da bir siyasal teori enerji savaşlarını, çevre tehditlerini, nüfus hareketlerini, teknolojik gelişmelerin toplum ruhundaki karşılığını hiç dikkate almadan bugünün dünyasına bir esenlik sunabilir, düşünmek lazım.

“Teori, içinden türediği târihsel bağlamı işâret eder. Yâni bir tarafıyla bağlam bağımlıdır. Meselâ Q.Skinner’a göre teori, içinden türediği çağın gerçeklerini yansıtır. O zaman sorulması gereken, meselâ “Eflâtun ideal devleti nasıl tanımlıyor?” sorusu kadar; belki de ondan daha baskın olarak; “Eflâtun’u ideâl devleti tanımlamaya; üstelik o şekilde iten şartlar nelerdir?”diye sormak gerekir.”

Önemli bir soru. Müslüman aydınların ortaya koydukları teorileri nelerdir sorusundan önce sorulması gereken bu teorileri ortaya çıkaran motivasyonun ne olduğudur. Neden müslüman coğrafyalar yarı teolojik olmak kaydıyla devlet teorisi tartışır? Bu tartışmaların bu genişlikle üç asır öncesine kadar olmamasını ne şekilde anlamalı? Tarihin dışından tarihe bakmak mümkün mü yahut gerekli mi? Ve uzayan sorular…

Düş görmeyi seviyoruz. Hayır, düş görmekle avunuyoruz. Bir fotoğraftan bahsediyorum, olması ya da olmaması gereken bir fotoğraftan değil. Düş görmek hakkımız değil diyemem; elimizden daha iyisi gelmiyorsa. İyi ama elimizden daha iyisi neden gelmesin?..

REKLAM GELİRLERİMİZ ÜNİVERSİTE ÖĞRENCİLERİNE BURS OLARAK İNFAK EDİLMEKTEDİR.
REKLAM GELİRLERİMİZ ÜNİVERSİTE ÖĞRENCİLERİNE BURS OLARAK İNFAK EDİLMEKTEDİR.