Herkese Bahset; Senden, Benden, Bizden

0
466
Processed with VSCOcam with x4 preset

“Kendinizi, kendinizle zaman geçirmeyi, yalnızlık sanmayacağınız şekilde yetiştirin.” Tarkovski

İstatistikler Türkiye’de evcil hayvan sahiplenme oranının her yıl ciddi bir ivmeyle arttığını gösteriyor. Geçen aylarda Alper Görmüş serbestiyette bu konu hakkında yazdı. Yazı bir soruyla bitiyor. İnsanların gittikçe hayvanlarla yaşamaya ilgi duyması insanın insandan uzaklaşmasının doğal sonucu olmasın?

Alper Görmüş yazısı için: http://www.serbestiyet.com/yazarlar/alper-gormus/nsanin-insandan-uzaklasmasi-ve-giderek-buyuyen-hayvan-sevgisi-811599

Güzel soru…
Modern hayatın insanı insandan kopardığı hep söylenir. Aslında bir yönüyle, bu hal doğaldır ve bu söylem aslında yine “modernizm” üzerine tüm kötülükleri isnat edip kafa ağrısından kurtulmak açısından iyi bir enstrümandır.
Doğaldır, çünkü artık kendisine yabancılaşacağımız kalabalıkların içinde yaşıyoruz. Önceleri köyümüzde/kasabamızda yabancılaşacak kadar çok insanla bir arada değildik. Barınaklarımız azdı, mesai saatlerimiz yoktu ve yaşamanın en basit koşulu aile dayanışması idi. Tüm suç çağın değildir, çünkü kadim zamanlarda insanlar arasındaki ilişkilerin mahza barışçı, mahza samimiyet örülü olduğu söylenemez.
Her neyse. Artık şehirlerdeyiz ama düşünürlerin bununla ilgili önümüze sunduğu bir sorunsal var. Şehirde olup şehirli olamamak, şehre rağmen mahalle periferisi içinde yaşamak, sosyologların ifadesiyle “cemaatten cemiyetlere” geçememek.
Not: yazımız boyunca cemaat dini cemaat anlamıyla kullanılMAmıştır.
Birbirimizden uzağız çünkü zihinlerimiz birbirinden uzak, alışkanlıklarımız, beklentilerimiz…. Bir taraftan bu bir fırsat. Sosyalist söylemden iktibasla “çelişkiler gelişmeleri doğurur”. Bu durumda gelişmenin olmaması çelişkilerin azlığından değil de çelişkilerin fark edilip, takdir edilip, değerlendirilmemesinden kaynaklı olmalı.
Bazıları medeniyetin kozmopolit toplumların içinden çağladığını iddia eder. Abbasilerin altın çağlarında Yunan felsefesiyle iştigal etmesi, eski İstanbul’un çok dinli-çok kültürlü yapısı, coğrafi keşiflerin tarihin seyrini değiştirmesi buna örnek verilebilir. Ne var ki ortalama insanımızın algısı dini ya da din dışı olsun bir cemaat atmosferine gömülerek orada -emniyet- içinde yaşama alışkanlığına kodlanmıştır. Şehirler büyüktür, bize güvenli mahalleler gerekir.
Böyleyken soğuk savaş halindeki mahalleler arasındaki rekabetin konusu da doğal olarak -emniyet duygusu- ekseninde var olduğu anlaşılıyor. Vasatın asıl mensubiyet motivasyonunun -maddi menfaat- olduğunu söylemek abartı değildir. Bu pek bahse değmez… Vasat üstü motivasyon ise -manevi menfaat- ekseninde şekillenmektedir.
Manevi menfaat unsurlarını şöyle açımlamak mümkün:
1. Tanrı kompleksi
2. Büyüğün içinde olma ihtiyacı
3. İkame psikolojisi
Tanrı kompleksine -belki mesih komleksi- sahip cemaat aklı boşta kalan “kuzuların eve toplanması” (!) için Tanrı tarafından görevlendirildiğini bilinç altında taşır. Bu kendinden eminlik hali ancak tahsil ile mümkün olduğundan cemaatin bir doktrini/ideolojisi olmadığı söylenemez. “Biz seni kendimize değil savunduğumuz değerlere çağırıyoruz” söyleminin satır arkasında “ama tabi kendine gelmen için en güzeli bizim yakınımızda durup bizim kitaplarımızı okumaktır” cümlesi gizlidir.
“Büyüğün içine alma hizmeti” şehirli olamamış insan için doğal bir ihtiyacı karşılar. Büyük ailesinden ve bazen de çekirdek ailesinden kopmuş bilhassa genç insanlar açısından “biz bir aileyiz” retoriğiyle ışıklandırılan bu söylem bilhassa ilgi çekicidir. Söylemin gerçekten uzaklığı bu kadar çok insanın aynı anda ailesi olmanın aile içi şiddet ve kıskançlığa evrildiği yerde kendiliğinden izhar olur.
İkame psikolojisi gerek toplumsal, gerek dinsel, gerek insani her türlü vazifenin büyük grubun içinde birisinin yapmasıyla diğerlerine de manevi bir tatmin ya da uhrevi bir mükafat olarak yansıması inancıdır. Artık grubun bir hikayesi olması insanların tek tek hikayesi olmasına mahal bırakmaz. İnsanlar topluca dua etme, topluca umut etme, topluca eylem yapma, topluca ağlamanın sahicilikten uzak ritüellerine kelepçelenirler.
Kıymetli bir abim Erzurum’da mukim eski zaman arifleriyle ilgili bir hikaye anlatırdı. Şeyh Efendi tekkeye evladını getiren babalara bir bakarmış, sonra dönüp çocuğa bir bakar ve sorarmış: “Evladım, gönül yaran var mı?” Çocuk utana sıkıla “Yok efendim” derse cevap hazırmış “Yerimiz yok evladım”
Gönlünü kırmak istemem ama ben sana “kalk ve bir şeyler yap” diyemeyeceğim sayın okuyucu. Oturup düşünelim bile demeyeceğim. Belki ancak bir hikayemiz olursa paylaşacak bir şeyimiz olur birbirimizle. Tek tek bize özel kılınmış hayatlarımıza sığdırdığımız özel hikayeler… İşte kolay olanı; bizi kuru, zevksiz, duygusuz ruhlarla şehrin hakimi olmaya zorlayan kara propagandalar…

 

Ne gülüyorsun anlattığım senin hikayen?!

REKLAM GELİRLERİMİZ ÜNİVERSİTE ÖĞRENCİLERİNE BURS OLARAK İNFAK EDİLMEKTEDİR.